Merkez-Çevre Yaklaşımı Analizi
Şerif Mardin’in merkez-çevre teorisi, Türkiye’de siyasal ve toplumsal yapının tarihsel süreklilikler içinde nasıl şekillendiğini açıklamaya yönelik en etkili kuramsal çerçevelerden biridir. Mardin, bu yaklaşımıyla Türkiye’de modernleşmenin yalnızca kurumsal veya hukuksal bir dönüşüm olmadığını; aynı zamanda devlet ile toplum arasındaki güç, meşruiyet ve temsil ilişkileri üzerinden ilerleyen bir süreç olduğunu vurgulamıştır. Merkez-çevre ayrımı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan devlet geleneğinin, toplumun farklı kesimleriyle kurduğu mesafeli ve çoğu zaman hiyerarşik ilişkinin analiz edilmesini mümkün kılmaktadır.
Mardin’e göre “merkez”, tarihsel olarak devlet aygıtını elinde tutan askeri, bürokratik ve entelektüel elitlerden oluşmaktadır. Bu elitler, modernleşmeyi yukarıdan aşağıya doğru gerçekleştirmeyi hedeflemiş; toplumu dönüştürmeyi bir tür “medenileştirme” misyonu olarak görmüştür. Buna karşılık “çevre”, merkezin dışında kalan; yerel, geleneksel, dinsel ve kültürel değerleri önceleyen toplumsal kesimleri ifade etmektedir. Merkez ile çevre arasındaki ilişki, uzlaşmadan ziyade çoğu zaman dışlama, denetim ve kontrol üzerinden kurulmuştur. Bu nedenle Mardin, Türk siyasal hayatındaki pek çok kriz ve gerilimi, merkez ile çevre arasındaki bu yapısal kopukluğun bir sonucu olarak değerlendirmiştir (Mardin, 1990).
Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde merkez, ulus-devlet inşasını hızlandırmak amacıyla homojenleştirici ve seküler bir modernleşme projesi benimsemiştir. Ancak bu proje, çevrenin sosyo-kültürel taleplerini büyük ölçüde dışarıda bırakmış; çevre, siyasal sisteme uzun süre dolaylı ya da sınırlı biçimde eklemlenebilmiştir. Mardin’e göre bu durum, Türkiye’de demokrasinin kurumsallaşmasını zorlaştıran temel faktörlerden biridir. Zira siyasal iktidar değişimleri çoğu zaman, merkez ile çevre arasındaki iktidar mücadelesinin farklı biçimlerde yeniden üretilmesine yol açmıştır (Mardin, 2006).
Günümüze gelindiğinde bu ilişkinin tamamen tersine döndüğünü söylemekten ziyade, merkezin yeniden tanımlandığını ifade etmek daha isabetlidir. 2000’li yıllardan itibaren çevre kökenli aktörler siyasal iktidarın merkezine yerleşmiş, dindar-muhafazakar toplumsal kesimler iktidarın taşıyıcısı haline gelmiştir. Bürokrasi ve devlet aygıtı da bu yeni merkezin değerleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmıştır. Bu nedenle günümüzde “eski çevrenin yeni merkez olduğu” bir tablo ortaya çıkmıştır.
Ancak merkez-çevre ayrımı ortadan kalkmamış, yalnızca aktörleri değişmiştir. Bugünün “yeni çevresi” olarak görülebilecek gruplar arasında seküler, kentli ve eğitimli orta sınıflar -özellikle gençler- muhalif kimlikler, Kürt siyasal hareketi ve akademik ya da kültürel özerklik talep eden çevreler yer almaktadır. Bu kesimler, siyasal karar alma süreçlerine sınırlı erişim ve kültürel dışlanmışlık hissi yaşamaktadır.
Mardin’in teorisinin en güçlü yönlerinden biri, bu çatışmayı öncelikle ekonomik değil kültürel bir zeminde açıklamasıdır. Günümüzde merkez-çevre gerilimi yaşam tarzı, eğitim, dil ve semboller ile dindarlık biçimleri üzerinden sürmektedir. Kamusal alanda hangi değerlerin “makbul” sayıldığı, medya ve kültür üretiminde hangi kimliklerin görünür olduğu gibi konular bu mücadelenin somut örnekleridir.
Devlet-toplum ilişkisi açısından bakıldığında ise; temel sorun hala varlığını korumaktadır. Merkez aktörleri değişmiş olsa bile, devletin toplumu müzakere edilecek bir aktör olarak değil, yönlendirilecek bir kitle olarak görme eğilimi büyük ölçüde devam etmektedir. Bu yaklaşım kutuplaşmayı, güven krizlerini ve siyasal aidiyetlerin sertleşmesini beslemektedir. Öte yandan dijitalleşme, merkez-çevre ilişkisini yalnızca devlet üzerinden değil, sosyal medya, algı yönetimi ve kültürel hegemonya üzerinden de kurulan bir yapıya dönüştürmüştür. Dijital alanlar, çevrenin sesini duyurabildiği yeni kamusal alanlar yaratmakla birlikte, zamanla bu mecralarda da yeni merkezlerin oluştuğu görülmektedir.
Merkez-çevre gerilimine örnek olarak; 1963 yapımı “Susuz Yaz” filmini, merkez-çevre penceresinden bakarak 12 Eylül 1980 darbesi sonrası oluşan iklimin ürünü olan “1982 Anayasası”nı ve günümüze kadar uzanan anayasa değişikliklerini, günümüzün siyasi ittifaklarını, son seçimlerde meclise giren partiler üzerinden yapılan değerlendirmeleri, yeni muhalif gençliği ve Kürtçü siyasal hareketleri, merkez-çevre faktörünün değilse de, aktörlerin nasıl değiştiği gibi konuları alt başlıklarla inceleyelim.
MERKEZ-ÇEVRE GERİLİMİNE ÖRNEK BİR SİNEMA FİLMİ: SUSUZ YAZ
Susuz Yaz (Metin Erksan, 1963), mekan olarak Ege’de bir köyü seçerek taşra/çevre dünyasını merkeze alır ve su kaynağının mülkiyeti üzerinden gelişen çatışmayı anlatır. Filmin temel gerilimi, suyun kime ait olduğu ve nasıl paylaşılması gerektiği sorusunda düğümlenir. Bu çatışmanın merkezinde, suyu tekeline alarak iktidarı ele geçiren, özel mülkiyetçi ve zorba bir karakter olarak Osman yer alırken; karşısında suyun ortak kullanımını savunan, geleneksel haklara ve köy dayanışmasına dayanan köylüler bulunur (Erksan, 1963).
Şerif Mardin’in merkez-çevre teorisi açısından bakıldığında köy, filmde geleneksel ve kolektif bir düzenin temsilidir. Su, herkesin ortak yaşam kaynağı olarak görülür; ilişkiler yazılı hukuktan çok sözlü hukuk, gelenek ve komşuluk bağları üzerinden yürür. Devlet ise bu dünyada ya hiç yoktur ya da oldukça uzakta ve etkisizdir. Bu durum, Mardin’in tanımladığı biçimiyle merkezin henüz tam anlamıyla nüfuz edemediği, kendi iç normlarıyla ayakta duran çevre alanıyla örtüşür (Mardin, 1990).
Osman karakteri ise merkezin mantığının taşraya sızmasının somut bir örneğini oluşturur. Osman, modern mülkiyet anlayışını benimseyerek suyu tapulaştırma ve sınırlandırma yoluna gider; bireysel çıkarını köyün ortak yararının önüne koyar. Bunu yaparken devletin hukuki araçlarını kendi lehine kullanır. Osman doğrudan merkezin temsilcisi değildir; ancak merkezin hukuk, iktidar ve mülkiyet anlayışını çevrede uygulayan yerel bir aktör konumundadır. Bu durum, Mardin’in vurguladığı üzere merkezin çevreye doğrudan değil, çoğu zaman yerel elitler aracılığıyla nüfuz ettiği gerçeğini açık biçimde yansıtır (Mardin, 1990).
Filmde devlet ve hukuk, soyut ve sorunlu bir “merkez” olarak resmedilir. Devletin müdahalesi geç gelir, geldiğinde ise zayıf ve etkisizdir. Hukuk, adaleti tesis etmekten çok gücü elinde tutanı koruyan bir mekanizma gibi işler. Bu tablo, merkezin normatif gücü olan yasa ve hukuk ile çevrenin etik, topluluk temelli adalet anlayışı arasındaki derin kopuşu görünür kılar (Keyman, 2007).
Suyun sembolik anlamı da bu bağlamda önemlidir. Su, yalnızca hayatın ve üretimin kaynağı değil, aynı zamanda iktidarın ve modernleşmenin maddi temelidir. Merkez-çevre gerilimi açısından su, merkezin kaynakları denetleme arzusunun çevrede yarattığı çatışmanın simgesine dönüşür. Suya sahip olan, ekonomik ve toplumsal gücü de elinde tutar (Erksan, 1963).
Osman karakteri bu süreçte taşrada “merkezleşen” bir figür olarak öne çıkar. Ne tamamen geleneksel değerlere bağlıdır ne de gerçekten modern bir anlayışı temsil eder. Bu ara konum, Türkiye’de sıkça karşılaşılan “otoriter modernleşme” tipolojisini yansıtır. Osman, merkezden devraldığı özel mülkiyet ve hukuk gibi değerleri demokratik bir çerçevede değil, baskıcı ve dışlayıcı biçimde uygular (Heper, 2006).
Sonuç olarak: Susuz Yaz, merkez-çevre gerilimi açısından modern hukuk ve mülkiyet ilişkilerinin çevrede toplumsal uzlaşma olmadan dayatıldığında adalet değil zulüm ürettiğini gösterir. Bu yönüyle film, yalnızca bir köy hikayesi değil; Türkiye’nin modernleşme sürecinde yaşadığı yapısal çatışmaların ve sancıların küçük ölçekte bir alegorisi olarak okunabilir (Mardin, 1990).
1982 ANAYASAL VESAYET DÖNEMİ VE SONRASINDAKİ ANAYASAL GELİŞMELERE MERKEZ-ÇEVRE PERSPEKTİFİ İLE BİR BAKIŞ
1982 Anayasası, merkez-çevre teorisi açısından değerlendirildiğinde, merkezin siyasal ve anayasal düzeyde yeniden tahkim edildiği bir dönemi temsil etmektedir. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında hazırlanan anayasa, devletin bütünlüğünü, otoritesini ve güvenliğini bireysel hak ve özgürlüklerin önüne koyan bir anlayışla kaleme alınmıştır (Özbudun, 2013). Bu bağlamda 1982 Anayasası; güçlü yürütme, sınırlı siyasal katılım ve sıkı denetim mekanizmaları aracılığıyla merkezi devlet aklını anayasal düzlemde kurumsallaştırmıştır. Bu durum, Şerif Mardin’in tanımladığı merkez elitlerinin toplumsal çoğulluğu denetim altına alma refleksiyle büyük ölçüde örtüşmektedir (Mardin, 1990).
Anayasanın başlangıç hükümleri ve temel haklara ilişkin maddeleri incelendiğinde, bireyin devlete karşı korunmasından ziyade devletin birey ve toplum üzerindeki konumunun önceliklendirildiği görülmektedir. Siyasi partiler, sendikalar ve sivil toplum örgütleri üzerindeki kısıtlamalar, çevrenin siyasal alana doğrudan katılımını sınırlandırmış; çevresel taleplerin anayasal ve kurumsal kanallar aracılığıyla merkeze taşınmasını zorlaştırmıştır (Gözler, 2018). Bu durum, merkez-çevre ayrımının anayasal düzeyde yeniden üretilmesine yol açmış ve merkezin çevre........
