Filler ve Fiiler |
Bir sabah, şehre dev gibi filler girmeye başladığında insanlar önce bir sessizlik hissetti.
Ardından kalabalık, büyük bir gürültüyle meydanları doldurdu. Ellerindeki telefonlardan bakıp bakıp alkışlayanlar, ne olup bittiğini tam anlamadan, sadece etraflarındaki coşkulu kalabalığa ayak uyduruyorlardı.
Herkesin yüzünde aynı maskeli ifade vardı: Ne olursa olsun, anlık heyecanın peşinden gitmek, olan bitene gözlerini kapamak, vicdanın suskunluğuna teslim olmak…
Ama o dev filler, her adımlarında şehri yalnızca geçmiyordu. Onlar, bir şeyi daha ezip geçiyordu: İnsanların umutlarını. Her adımda kaybolan bir şey vardı.
Çocukların gözlerindeki ışık, gençlerin hayalleri, yaşlıların huzur arayışı… Hepsi, dev filler bastıkça siliniyordu.
Düşünmeden ezilen umudu,
Düşünmeden kaybolan yarını…
Bir grup insan bu sessiz felakete kayıtsız kalırken, bir diğer grup ezilenleri fark etmeye başladı. Fillerin gölgesinde kalanları, susturulmuş sesleri, bastırılmış çığlıkları gördüler. Ama çoğu zaman iş işten geçmişti sanılıyordu. Çünkü dünya, güçlü olanın hikâyesini daha yüksek sesle yazıyordu.
Ne zaman sağırı ezdi,
O vakit dile gelecekti ses,
Ama her zaman böyle olmadı…
Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yaşananlar da bu hikâyeden bağımsız değil. İsrail’in saldırgan politikaları ve ABD’nin bu politikaları destekleyen küresel gücü, birçok coğrafyada ağır bir baskı ve yıkım düzeni kurmaya çalışıyor. Bu düzen, kendisinden olmayanı susturmayı, direnenleri ise yok saymayı hedefliyor.
Fakat tüm bu baskı ve kuşatmaya rağmen, İran’ın ortaya koyduğu duruş farklı bir gerçekliği gösteriyor. Direnişini koruyan, geri adım atmayan ve kendi varlığını savunan bu çizgi, “ezilenlerin tamamen susturulabileceği” düşüncesini boşa çıkarıyor.
İşte o filler, daha önce düşündükleri gibi şehre yerleşemedi.
Çünkü karşılarında, kolay eğilmeyen bir irade vardı.
İran, haklı davasında duruşunu koruyarak bu baskı düzenine karşı ayakta kalmayı başardı.
Bu sadece bir siyasi tavır değil; aynı zamanda “her gücün mutlak olmadığı” gerçeğinin sahadaki karşılığıdır.
Böylece “şehrin eyvah kapısı” da kapanmadı. Çünkü her kapı kapanacak sanılırken, direnen bir irade o kapının aralığında kalmayı başardı. Ve o aralık, umudun hâlâ tamamen yok olmadığını gösterdi.
Fillerin gölgesinde ezilenlerin çığlığı yükselirken, sessizlik yine en büyük sınav olarak kaldı. Çünkü bazen en büyük mesele, konuşmak değil; kimin yanında durduğunu seçmektir.
Fillerin geçişinin ardında toplumun bir kısmı hâlâ izliyordu. Ama bir gerçek değişti: Her şeyin kaderini sadece güç belirlemiyordu.
İçindeki karanlığa teslim olanlar dışarıyı görmemeye devam etti…
Ama görenler de vardı.
Bir düşünün: İçinizdeki “filler” kimdi?
Dayatılmış sessizlik mi?
Yoksa güçlüye alışmış kabulleniş mi?
Toplumun düzeni; doğruları söyleyen, adaleti savunan ve mazlumların sesi olan herkesi yavaşça ezmeye çalışsa da, her zaman tamamen başarılı olamadı.
Ve gün geldi; o filler her şeye rağmen kalıcı olamadı.
Çünkü direnen bir irade vardı.
Çünkü susmayan bir hakikat vardı.
Çünkü teslim olmayan bir duruş vardı.
Her gün yeni bir doğum ve yenilik demektir.
Yenilenerek bir dahaki yazıda buluşmak üzere…
Herkesi saygıyla selamlıyorum