Dijital maymunluk

Aynı ağaca doluşmuş gibiyiz şimdi… Ama o ağaç, bir orman değil; bir ekran. Dallarında düşünce değil, tepkiler sallanıyor. Ve biz, insan olduğumuzu unutup dijital bir maymunluğun içinde birbirimize ses değil, gürültü fırlatıyoruz. Kalabalığın ortasında yalnız kalmak… İnsanın içine en sessiz çığlığı bırakan o görünmez yara. Şehir akıyor. İnsanlar akıyor. Sesler üst üste yığılıyor. Ama kimse kimseye değmiyor. Göz göze geliyoruz belki, ama kimse kimsenin içine bakmıyor. Duyuyoruz… ama anlamıyoruz. Aynı kaldırımı paylaşan bedenler, bambaşka gezegenlerde dolaşan ruhlar gibi. Belki de buna artık “kalabalık gölgeler” değil, aynı ağaca doluşmuş dijital maymunlar sürüsü demeliyiz. Çünkü artık şehir sadece sokakta değil. Ekranlarda. Yorumlarda. Canlı yayınlarda. Orada herkes konuşuyor. Herkes biliyor. Herkes hüküm veriyor. Ama kimse dinlemiyor. Sözde toplum meseleleri tartışılıyor; dünya kurtarılıyor üç cümlede. Altında küfür, üstünde racon, ortasında yapay bir öfke… Bir ekranın arkasında, parmak uçlarıyla kabadayılık oynayan dijital bir ilkel sahne bu. Ne empati var, ne vicdan, ne de gerçek bir yüzleşme. Sadece bağıran sesler, üst üste binmiş egolar ve alkış bekleyen içi boş cümleler… Toplum susmuyor aslında. Aksine hiç olmadığı kadar gürültülü. Ama bu gürültü, anlamın cenaze marşı gibi. Merhamet vitrine kaldırılmış bir dekor, empati ise unutulmuş bir dil gibi. Herkes her şeyin farkında gibi, ama kimse hiçbir şeyin derinine inmiyor. Aitlik… En büyük yanılsama artık. Herkes bir yerlere aitmiş gibi yapıyor, ama aslında kimse kendine bile ait değil. Maskeler çoğaldı. Roller derinleşti. Ruhlar ise sessizce geri çekildi. Ve ben soruyorum: Gerçek açlık ne zaman doyacak? Sadece mideyi değil, ruhu besleyen bir şey kaldı mı elimizde? Vicdan, ne zaman tok hissedecek kendini? Toplumsal erdemlerin eridiği, ahlakın tartışma programlarına sıkıştığı bir düzende biz hâlâ yüzeyde oyalanırken derinlerde çürüyen neyi görmezden geliyoruz? Sorular büyüyor. Cevaplar küçülüyor. Ama ne önemi var ki? Her şey bir döngü artık. Aynı sahne, aynı roller, aynı replikler… Perde açılıyor. Herkes konuşuyor. Herkes oynuyor. Sonra bir anda sessizlik. Perde kapanıyor. Ertesi gün, hiçbir şey olmamış gibi aynı yerden devam. Çatlaklardan sızan zihinler, yorgun ruhlar, birikmiş ağırlıklar… Biz ise hâlâ samimiyet yağmurunu bekleyen toprak gibi. Ama kimse gelmiyor. Yine de bekliyoruz. Alışkanlıktan. Umuttan. Belki de çaresizlikten. Ve ömür… bir “tik” daha atıyor kendine. Belki de en büyük yalnızlık, kalabalığın ortasında hissedilendir. Ve en büyük ironi… tam da bu gürültünün içinde insanın kendi sesini kaybetmesidir. Görüşmek üzere. Saygıyla.


© Habererk