menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gerçek devlet adamlığı, iktidara karşı çıkarken bile ülkesinin zarar görmesini istememektir

5 0
16.02.2026

Gerçek devlet adamlığı da bu çizgide başlar. İran siyasetinde yıllardır tartışılan bir gerçek var: Ülke dışındaki muhalif aktörlerin bir kısmı, iktidarla mücadeleyi kendi toplumunun zarar görmesi pahasına yürütmeye hazır görünüyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de devrik İran şahının oğlu Rıza Pehlevi etrafında dönen tartışmalardır.  

Bugün dünyanın çeşitli yerlerinde düzenlenen, İran’a dış müdahale çağrısı yapılan mitinglerde yer alması; Amerika Birleşik Devletleri’nin İran üzerinde baskı kurmasını destekleyen söylemlerle yan yana anılması, doğal olarak büyük bir soruyu gündeme getiriyor: Bir insan, kendi ülkesine yönelik dış müdahaleyi nasıl savunabilir?  

Tarih bize şunu açıkça gösterir: Dış müdahaleler hiçbir zaman yalnızca yönetimleri hedef almaz. Yıkılan şehirler, ölen siviller, dağılan aileler, çöken ekonomi ve yıllarca toparlanamayan bir toplum bırakır geriye.  

Eğer bir gün İran’a askeri ya da ağır siyasi baskı uygulanırsa; bedelini saraylar değil halk öder. Kazanan güç dengeleri olur, kaybeden ise milletin kendisi.  

Bu noktada şu soru kaçınılmazdır: Bir siyasal aktör, iktidara gelme ihtimali uğruna kendi ülkesine baskı uygulanmasını destekliyorsa, yarın o ülkenin başına geçtiğinde önceliği gerçekten millet mi olur? Çünkü siyaset, kişisel hırs ile milli sorumluluğun ayrıldığı yerde anlam kazanır.  

Kendi siyasi geleceğini, ülkesinin istikrarından daha önemli gören bir anlayış; iktidara gelse bile toplumsal güven inşa edemez. Halkın zihninde şu şüphe hep kalır: “Bugün dış güçlerle yürüyen, yarın kiminle yürür?” Bu mesele yalnız İran’ın iç meselesi de değildir. Günümüz dünyasında dış müdahaleler artık yalnız askeri değil; ekonomik yaptırımlar, diplomatik izolasyon ve medya üzerinden yürütülen psikolojik baskılarla gerçekleşiyor. Ve her defasında sonuç aynı: devlet zayıflar, toplum yorulur, bölge istikrarsızlaşır.  

Bir ülkenin yönetimi eleştirilebilir, hatta sert biçimde muhalefet edilebilir. Ama ülkenin kendisine zarar verecek senaryoları savunmak başka bir şeydir. Bu, siyasal rekabet değil; milli aidiyetin sorgulanmasıdır.  

Siyasette en zor sınav şudur: İktidara karşı çıkarken bile ülkesinin zarar görmesini istememek. Gerçek devlet adamlığı, tam da bu çizgide başlar. Kendi halkının zarar görebileceği ihtimalleri görmezden gelen bir siyasi yaklaşım, kısa vadede alkış toplasa bile uzun vadede güven kaybeder.

Çünkü milletler şunu unutmaz: Kim zor zamanda ülkesinin yanında durdu, kim dış baskılardan medet umdu? Tarih, iktidar değişimlerinden çok bu sorunun cevabını yazar. Bu tartışmaların bir başka boyutu da küresel çifte standart meselesidir: İran rejimi aleyhinde insan hakları söylemiyle Almanya’da yüzbinlerin katıldığı gösteriler düzenlenirken ya da Kanada’da protestolar yapılırken; İsrail’in Filistin topraklarında ermenilerin karabag da yaptıkları soy kırıma aynı sesin yükselmemesi, insan hakları söyleminin ne kadar seçici kullanılabildiğini düşündürüyor; bu da uluslararası siyasette vicdani reflekslerin mi yoksa jeopolitik çıkarların mı belirleyici olduğu sorusunu daha da yakıcı hâle getiriyor.


© Habererk