menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ayasofya

24 0
19.07.2026

532 yılının başlarıydı.

Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti Konstantiniyye’de büyük bir isyan çıktı. Tarihe “Nika Ayaklanması” olarak geçen bu olayda on binlerce kişi öldü. Evler, mabetler ve saraylar yakıldı, şehrin neredeyse yarısı harap oldu.

Devletin başında I. Jüstinyen oturuyordu. İsyanı güç bela bastırıp isyancıları cezalandırdıktan sonra şehri yeniden inşa etmek için kolları sıvadı.

Bu inşa, imparatorluk başkentinin adeta yeniden doğuşu olacaktı.

Şehrin kurucusu ve isim babası Konstantin, yeni bir Roma kurmak istemişti. Jüstinyen ise gözünü Doğuya dikip yeni bir Kudüs hayal etti.

Kudüs, İlahi dinlerin kutsal şehri, Süleyman mabedinin yükseldiği şehirdi.

Kudüs’ü geride bırakacak bir şehir kurmak, Süleyman Mabedinden daha görkemli bir mabet inşa ederek adını tarihe yazdırmak istiyordu.  

Bu düşünceyle Miletli (Didim) İsidoros ve Tralleisli (Aydın) Antemius adında dönemin tanınmış iki mimarını huzuruna çağırdı.  Her ikisi de ülkenin dört bir yanında mühendislik harikası eserlerin çizimlerini yapmışlardı.  

İmparator hayalini anlattı. Dikdörtgen bir yapıda ve kubbede ısrarcıydı. Çünkü Süleyman mabedi dikdörtgen, Roma’daki Panteon ise kubbeliydi. Dikdörtgen, keskin çizgileriyle hayatın ve insanlığın sınırlarını çiziyor, kubbe sonsuzluğu ve ölümsüzlüğü simgeliyordu. Mimarlar büyük bir dikkatle dinleyip notlar aldılar. Dünyevi ve uhrevi sembolleriyle Süleyman mabedinin tüm özelliklerini taşıyan ama ondan daha büyük, daha görkemli bir mabet... Olabilir miydi? Böylesine büyük bir alanda dikdörtgen bir bina üzerine direksiz bir kubbe oturtulabilir miydi?

Bir kenara çekilip günlerce çalıştılar. Mevcut örnekleri incelediler. Zeminin yapısından, matematik ölçümlere, işçi sayısından kullanılacak malzemelere kadar her ayrıntıyı hesapladılar. Nihayet planlarını çizip İmparatora sundular. Jüstinyen’in onayıyla 23 Şubat 532 tarihinde inşaat başladı. Devletin gücü ve hazinenin tüm imkânları bu işe seferber edildi. On binlerce işçi gece gündüz demeden mesai yaptılar.

Zamandan kazanmak için birçok malzeme imparatorluk topraklarındaki tapınaklardan sağlandı. Efes, Mısır ve Lübnan’daki tapınaklardan sökülen sütunlar büyük bir özenle başkente taşındı. En iyi malzemelerin seçimi için ülkenin dört bir yanına gidildi. Kaplama ve sütunlarda kullanılacak renkli taşlar için Suriye, Mısır ve Yunanistan’da ocaklar açıldı, mermerler Marmara Adasından, siyah taşlar İstanbul’dan çıkarıldı.

Nihayet beşinci yılın sonunda inşaat tamamlandı. Hristiyan dünyasının en büyük mabedi bütün ihtişamı ve görkemiyle tarihi yarımadaya kuruldu

27 Aralık 537 Pazar günü mahşeri bir kalabalık oraya aktı. Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti tarihinin en coşkulu açılışlarından birine sahne oldu.

İmparator Jüstinyanus, Patriği, papazları, mimarları ve ordu komutanlarını yanına alarak Kral Kapısından içeri girdi. Mabedin tam ortasına geldi. Başını kaldırıp insana sonsuzluk hissi veren muhteşem kubbeyi uzun uzun seyretti. Sonra ellerini yukarıya doğru kaldırıp gururla bağırdı:

“Süleyman, yendim seni!”

Adını Ayasofya koydular. Ayasofya, “Kutsal Bilgelik” demekti. 55 metre yüksekliği ve 31 metrelik çapıyla o günün şartları içinde yapılan en muazzam bina, piramitler dışında dünya üzerindeki en büyük yapıydı. Özellikle kubbesi, mimari bilgi ve bütün matematik hesaplarını alt-üst edecek nitelikteydi.

Ayasofya, o tarihten itibaren Bizans’ın en önemli sembolü, Hristiyan dünyasının en büyük mabedi, Doğu Ortodoks Kiliselerinin merkezi oldu. Muhkem yapısı ve harika mimarisiyle devirlere ve asırlara meydan okudu. İsyanlar, istilalar, yangınlar, depremler, ihtilaller gördü, sayısız hadiseye şahitlik etti.

İnşasından yaklaşık bir asır sonra, İslamiyet doğmuş, Hicaz topraklarından yükselen son dinin İlahi mesajı kısa zamanda dünyanın dört bir yanına yayılmıştı. İslam Peygamberi, dönemin büyük devletlerine mektuplar göndererek hükümdarlarını İslam’a davet etmişti.........

© Haber7