Musalla taşında mahalle yoktur…
Geçen pazar günü (28.06.2026) bu köşede, Türk sinemasının ikonik bir isminin (Kadir İnanır) ölümü üzerinden “sanatçı, toplum ve ölüm” ilişkisini masaya yatırmıştık. Yazının mürekkebi kurumadan, her iki taraftan da –hem alkışlayanlardan hem de kaşlarını çatanlardan– sesler yükseldi. Bir taraf, yaşarken taşınan güncel beyanatların ve siyasî bagajların öfkesiyle “Neden ölümün gölgesinde bir esneklik gösterildi?” diye sordu; diğer taraf ise ölümün o insanı incelten sükûnetine sığınarak yazıyı bir nevi “iade-i itibar” olarak okumak istedi.
Oysa her iki grup da bir şeyi gözden kaçırıyordu: O yazıda ne bir güzelleme vardı ne de güncelin sığlığına teslim olmuş bir reddiye. Orada sadece, insanoğlunun en mutlak, en kaçınılmaz ve en çıplak gerçeği olan “ölümün” karşısında duran bir tefekkür vardı. Bugün, bu fırtınalı gürültünün biraz daha dışına çıkarak meseleyi ait olduğu yere; yani toprağın, vicdanın ve hakikatin merkezine çekelim.
Meseleyi artık bitirelim:
Ölüm, yeryüzünde kurulmuş en kusursuz, en mutlak adalet mekanizmasıdır. Sınırları, sınıfları, rütbeleri ve mahalleleri yıkan yegâne fırtınadır.
Perdede sert bakışlarıyla coğrafyasına meydan okuyan devasa bir aktör de olsanız… Bir fabrikanın loş ışığında sabaha kadar alın teri döken bir işçi de olsanız…
Bir köyün sessizliğinde toprağı çapalayan ümmî bir köylü de olsanız…
Kütüphanesinde kendini insanlığın kaderini anlamayana adayan bir filozof da olsanız…........
