İran Edebiyatının Politik Derinliği
İsrail ve Amerika ordularının İran'a saldırılarının hayli zaman geçti. Toplum yapısı son derece kozmopolit, iktidar yanlısı kesimlere eşit büyüklükteki muhalefet grupları olan üstelik daha savaşın başında devletinin liderlik heyetleri büyük ölçüde suikastlar ile tasfiye edilmiş bir devlet tarihin en büyük savaş gücüne karşı direnmektedir. Bu direniş sırasında toplumsal yapı bir önceki sene yapılan katliamlara rağmen birleşmiş, kenetlenmiş durumdadır.
İran toplumundaki bu kenetlenme birçok açıdan çarpıcıdır. Özellikle İsrail Saldırıları öncesi İran’da yaşanan toplumsal hareketler, isyanlar ve müesses nizamın koruyucularının sert müdahalesi ile farklı kaynaklarda 18 -35 bin kişinin ölmesine rağmen görülen toplumsal bütünleşme, ortak reaksiyon gösterme ve tarihte eşine az rastlanır bir ölüm kalım Savaşı verme olgusu son derece dikkat çekicidir. Diğer dikkat çekici olan husus toplumsal ayrışmanın siyasi özgürlükler temelinde olmasına rağmen toplumsal kesimlerin etnik farklılıklar da içermesidir. Bu bağlamda, çocukları İsrail ABD bombardımanında şehit edilen Azeri annelerin matem ve intikam sözleri ile görüntüleri hafızalarımıza kazınmıştır.
Bilvesile şunu da hatırlatmak isterim ki, İran'daki saldırı öncesi iç çatışmada isyan dilinin Farsça olması, saldırılardan sonraki matem dilinin ise Farsça ile birlikte Türkçe olması dikkat çekicidir. İran toplumundaki kenetlenme ile birlikte İran’ın kültür havzasını ve nüfuz bölgelerini de ifade etmek gerekir. Çok mübalağalı olmakla birlikte Ziya Gökalp’in Turan şiirinden bir beyitle konuyu canlandıralım. Gökalp diyordu ki; “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan; Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir, Turan…” İlber Ortaylı İran için “İran bir imparatorluktur” derdi. Aslında İran imparatorluktan da ötesi bir siyasi ve kültürel kuruluştur. “Kuruluş” ibaresini devlet yerine kullanıyorum ama tam olarak devlet demiyorum. Zira, tarihi olaylardan ve İran’ın özel genetiğinden dolayı “İran devleti” de “Devletin” ötesi bir mahiyete haizdir. Adriyatikten olmasa bile Pekin’e kadar Fars dili ve kültürün bir etkisi vardır.
Bu etkiyi abartmış da değilim. Zira günümüzün özenli İran uzmanlarından olan ve son üç dönem Fransa Devlet Başkanlarına danışmanlık hizmeti veren Olivier Roy “Orta Asya’yı İran’ın kültür havzası olarak” görmektedir (Olivier Roy; Yeni Orta Asya Ya Da Ulusların İmal Edilişi; Metis Yay. Çev. Mehmet Moralı; 2019) Gerçekten de İran’ın Ortadoğu Kuzey Afrika devletlerindeki ve toplumlarındaki farklı oranlardaki yakın topluluklar bilinmekle birlikte Orta Asya’daki Türk ve diğer küçük etnik gruplar içindeki nüfuzu ihmal edilir. Halbuki İran Irak'taki büyük kesimlerin üzerindeki etkisi kadar olmasa da farklı nitelikte bir nüfuza Orta Asya toplulukları üzerinde sahiptir.Bu nüfuz ve kültür havzası farkının önemli sebepleri vardır. İranlı meşhur gazeteci İran’ın en büyük gazetesi Kayhan’ın Baş Editörü (1972- 1979) Amir Taheri kitabında (The Persian Night- İran Under the Khomeinist Revolution; 2010) “İran’dan dünyaya özellikle de Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yapılan zorunlu göç dalgalarını anlatır. Özellikle İran’ın Müslüman Araplar tarafından fethedilmesinden sonra büyük göç hareketleri yaşandığını ifade eder. Bir diğer göç hareketi ise 1979 Devriminden sonra yaşanmıştır. Bu iki bölgedeki İran nüfuzunun üzerine dayandığı beşeri zemin bu zemindir.
İran’ın Orta Asyadaki kültür havzası ise etnik değil kültür temellidir. Her ne kadar İran eski Pers kültüründen ve İslam`a giriş şekli ağır bir şekilde kılıca dayandığından dolayı İslamı kabul etmekte zorluk yaşamış ise de İslamiyeti şu veya bu şekilde kabulünden sonra bu coğrafya ve daha Doğusundaki milletler İslamın terimlerini Farsçadan almışlardır, peygamber, namaz gibi kelimeler bize Farsça üzerinden geçmişlerdir. Nihayet İran’ın bu kültür havzasında etkisini artıran da doğrusu kader birliğini sağlayan daha köklü bir hadise söz konusudur. Bu da İran’daki Farslar ve birlikte yaşayan topluluklar gibi İran’ın doğusundaki Türk topluluklarının da kılıç ile fetih ve iknaya zorlanmaları, Emevi Dönemi Arap milliyetçiliğine dayanan üstünlük ve Arap olmayanların mevali sayıldığı bir siyasi ve inanca kadar evrilmiş kültürel yaklaşımın benimsenmesi kaynaklıdır.
İran'ın fethi Bernard Lewis’in de ifade ettiği gibi (Ortadoğu; 2017) sorunlu bir fetih olmuştur. Bizans da Müslüman Ordularına karşı ciddi mağlubiyetler ve kayıplar yaşamıştır. Ancak, İstanbul merkezli Bizans gücü varlığını devlet formunda devam ettirmiştir. 633 ile 651 yılları arasında Müslüman Araplar tarafından gerçekleştirilen askeri seferler sonunda Sasani İmparatorluğuna son verilmiştir…
Bu süreçte Sasani İmparatorluğu yıkılmış, 636'daki Kadisiye Muharebesinde Sa’d B. Ebu Vakkas komutasındaki İslam ordusu Sasani İmparatorluk ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmış, Irak kapıları Müslümanlara açılmış, bu savaş İran için dönüm noktası olmuştur ve bölge İslamlaşmaya başlamıştır. Nihavend Savaşıyla “Fetihlerin fethi” (642) İran’ın içine giden yollar açılmıştır. Nihayet son imparator 3. Yezdicerd’in öldürülmesiyle (651) Sasani Devleti resmen yıkılmıştır. Dikkat edilirse İran Fethi ve Sasani İmparatorluğunun yıkılışı bir dizi savaş sonunda gerçekleşmiştir. İslam Tarihinde bu satırların yazarının da okurken duygulandığı, heyecanlar yaşadığı büyük kahramanlıkların yaşandığı Sasani Savaşları çok şiddetli cereyan etmiştir. Kanlı vuruşmalar ardından fethedilen İran saraylarının tahribi, değerli saray objelerinin kırılması, parçalanması, vb eylemler ile eski İran İnançlarının sert bir şekilde yasaklanması, inanç mekanlarının yıkılması bölgedeki toplumlar üzerinde büyük travmalar yaratmıştır. Bu travmaları bugün daha objektif anlayabiliyoruz. Türkler ise Müslüman olduktan sonra........
