Çin Ziyaretinin Açık Göstergeleri

Amerikan Devlet Başkanı Donald Trump’ın 14- 16 Mayıs tarihleri arasındaki Çin ziyareti dünyanın Uzak Doğusundaki tam sonuçlanmayan bir “Olimpos Zirvesi” olarak tarihteki yerini aldı. Aslında yazının başlığını daha gizemli kelimelerden seçmek mümkündü. Ancak, günümüzün teknolojik imkanları ile artık uzaklık ve gizemin, güç ve çatışmanın adeta röntgen filmini çıkartmanın mümkün hale gelmesi bu ziyaretin sembolik anlamlarını çözmekten ziyade rasyonel analizler ve seküler yorumlarla anlaşılmasını önemli kılmıştır.

Şu halde beklenen soruyu soralım: Çin ziyaretinde ne oldu? Bu ziyaret ne anlama geliyor? Nasıl cereyan etti? Ne gibi sonuçlar doğurdu? Bir Batılı yorumcu “Mar-a-Lago’nun kibirli adamı Çin İmparatorunu etkilemek istiyordu” diyerek yazısının şifrelerini veriyordu (Alain Frachon; Le Monde gazetesi; 14 Mayıs 2016). Mar-a-Lago bilindiği üzere Trump’ın Florida’daki meşhur malikanesinin adıdır. Ülkelerin güç merkezleri anlatılırken ana semboller kullanılır. Bu da genelde ya başkent adları ya da başkentlerde başkanlık merkezlerinin olduğu yer isimleri veya bizatihi başkanlık saraylarının adıdır. Londra veya Vaşington ya da Pekin bir isimlendirmedir. Buckingham Sarayı, Downing Street İngiltere’deki güç odakları için “metonim” olarak kullanırlar.  Mesela Downing Street İngiliz Başbakanı ve hükümetini ifade eder. Buckingham Sarayı da bir dönem İngiliz Kraliyet yönetiminin merkezidir.

“London City” İngiltere’deki finans merkezidir, finans imparatorluğunu ifade eder. Fransa’da “Matignon” bölgede konutu olmasından dolayı Fransa Başbakanı için kullanılır. Cumhurbaşkanının (Yarı Başkanlık sistemini hatırlatayım) Champ Élysée’ye yakın olan Élysée Sarayında oturmasından dolayı da Élysée Fransa Cumhurbaşkanının sembolüdür. Yorumcu baştan “Mar-a-Lago’nun kibirli adamı” diyerek Trump’ın son  derece kişisel otoritesine vurgu yapmış, bu kişisel otoriteyi de kibirli vasfıyla kuvvetlendirmiştir. Bu yereldeki Trump imgesinin küresel plana taşmış halidir. Bu haliyle Trump  Washington Dc. ’de idarenin başı ne de New York finans kapitalinin temsilcisidir; O Mar-a-Lago’nun kibirli adamıdır. Cümlenin devamında “Çin imparatorunu etkilemek istiyordu” ibaresi bulunmaktadır. Anlaşılan bu kibirli adamın ziyarette bulunduğu kişi “hem geleneksel hem de modern anlamda” Çin İmparatorudur. Bir kısım gelenekleri, kökenleri, tutumları itibariyle geleneksel bugün temsil ettiği modern Çin kurumları ve devasa güç yapısı itibarıyla da modern imparatordur. İşte bu kibirli adam Çin imparatorunu etkilemek istiyordu.

“Kibirli adam” tabiri aslında “büyüklük” değil “büyüklük taslayan zayıflık” anlamı içermektedir. Yoksa doğrudan “büyük adam” diyebilirdi. Nitekim “Çin İmparatorunu” etkilemek istiyordu derken “Sonuçta etkileyemedi” anlamını gizlemektedir. Gezinin normalde Mart Ayı sonunda planlanmıştı, Trump ve Xi Pekin’de bu tarihler arasında görüşeceklerdi. Ancak, görüşme öncesi Trump yönetimi Pekin'e eli güçlü gitmek istiyordu. Venezuela Lideri Maduro’yu görece basit bir satın alma, delta force ekibi saldırısı, deniz kuşatması ve hava saldırısından mürekkep müşterek operasyon ile tasfiye ettikten sonra İran meselesini de benzeri bir kolaylıkla bir şekle getirip Çin ziyaretine öyle gitmeyi tasarlamışlardı. Tabi ki İran’ın Venezuela’dan çok farklı yönleri olduğunu unutmuş olmalılardı. Bir kere İran Venezuela değildi. Halkı “Cortez katliamı” sonrası ortaya çıkmış bir halk değildi. Devlet gücü ve genetiği Batının algı ve anlayışından çok farklıydı. Vezirler şahlar feda edilmiş ama bir anda 32 farklı İran ortaya çıkmıştı; yani 32 bölge yönetimi müstakil savaş kararı alabilme ve yürütebilme yetkisi ile donatılmışlardı. Tek bir yönetimin ve komuta hiyerarşisinin olmayışı belki savaş şartlarında kullanılabilirdi. Ama Körfeze sevk edilen ABD Ordusunu generaller değil Trump İdaresinin TV sunucuları, aile fertleri, bazen de youtuberları, sosyal medya trolleri yönetiyorlardı. Sonuçta Trump en azından bir buçuk zaferin kudretiyle Xi ile görüşmek istiyordu. Sonuçta istediği gibi olmadı. Ekonomik ve siyasi etkisini henüz hissetmediği, düşmanlarını sendeletemediği bir zaferle ve Ortadoğu’da çizilmiş bir karizmayla Çin’e gidebildi. Xi’nin “Göğün Oğlu” ünvânı yerli yerinde duruyordu ama Trump artık Hollywood’un yenilmez süper kahramanı değildi. Bu tür zirvelerin aslında hem zirve tarafları ülkelerdeki hem de dünyadaki diğer milletler için bir merak uyandırması beklenir. Nedense bu zirveyle ilgili büyük bir merak hissedilmedi. Beklenti düzeyi düşük bir ziyaret idi. Trump gibi barok ihtirasları, tanrıları olan biri için ne hazin bir ve tezat bir kader! Beklentinin düşük olması elbette sadece magazin haberi değil. Geçmişte yapılan zirvelerin ve geçmişin süper güçleri arasındaki anlaşmaların içeriklerine bakarsak bu son zirvenin ciddi düzey kaybı yaşadığını görmek mümkün. Salt 1 ve Salt 2 antlaşmalarını hatırlayalım. Salt 1 Antlaşmasıyla (1972) stratejik nükleer silahların sınırlandırılması kabul edilmiştir; savunma füzeleri ve nükleer füzelerin sınırlandırılmasında karşılıklı anlaşmaya varılmıştır. Salt 2 Antlaşmasıyla (1979) nükleer başlık fırlatma araçlarının (füzelerin) sayısının 2.250 ile sınırlandırılması anlaşmalarını imzalayan ABD ve SSCB başkanları daha fazla bir beklenti yaratmışlardı ve daha etkili bir karizmaya sahiptiler. Her iki anlaşmanın içeriği son derece doluydu ve küresel barışa ve küresel düzenlemelere ilişkin konuları içermekteydi. Keza aynı içeriğe sahip olan Start 1 (1991) ve Start 2 (2010) Antlaşmaları da küresel batılılar ilgilendiren düzenlemelerden oluşmaktaydı. Mesela Start 1 tarihin en kapsamlı ve karmaşık nükleer silahların karşılıklı azaltılması görüşmelerini ve hükümlerini içermekteydi. Mayıs 14-15 tarihlerinde yapılan zirvenin ajandasına baktığımızda zayıf bir içerik ile karşılaşmaktayız. Aynı şekilde, bu zikredilen antlaşmaların alt çalışma grupları ve komitelerinin bugünkü benzerlerinden daha iyi yetişmiş ve daha fazla inisiyatif sahibi olduklarında şüphe yoktur. Bunun istisnası Çin olabilir, ancak orada da ÇKP’nin (Çin Komünist Partisi) hiyerarşik yapısı liderin arka planını ve karargahını görmemizi engellemektedir.

Sonuç olarak, artık müzakere konuları küresel konular değildir. ABD ve Çin arasındaki bazı sorunların müzakeresine matuftur. Keza antlaşma konularının alt müzakere grupları da yeterince donanımlı değildir. Özellikle de lider ile alt idari yapı arasındaki arayüz liderliği (Bu Amerika’da başkan seçimiyle yenilenen 10.000 kişilik kadroya ve özellikle de bu kadroların yönetim düzeyine tekabül etmektedir) son derece kifayetsizdir. Bu konular arasında Çin’den İran üzerine baskı yapmasının istenmesi, ABD’den Hürmüz blokajına son vermesi gibi konular vardır. Tarihinde nadir durumlarından biri olarak artık ABD’nin dayatmaları değil, talepleri söz konusudur. Ziyaret öncesi ABD Finans Bakanı Scott Bessent “Büyük miktarlarda Boeing siparişleri göreceğiz” diyerek ziyaretten beklentisini ifade etmiştir. Küresel bir güç için ne kadar da küçük bir beklenti ve dar bir........

© Haber7