Anne hasreti! |
Ne zaman bir anne hikayesi okusam, annemin sesini duyar gibi olurum. Ne zaman annemi anlatsam, dostlarım “Sanki bizim annemizi anlatıyorsun.” derler. Buna hiç şaşırmam.
Çünkü anayurdumuz Anadolu’muzun anaları birbirine benzer; aynı sabrın, aynı merhametin, aynı adanmışlığın kandilini taşırlar.
Temizdirler, azizdirler, mübarektirler. Aynı yokluklardan geçmiş, aynı acıları içlerine gömüp aynı dualarla evlat büyütmüşlerdir. Kendi ömürlerini sessizce evlatlarının ömrüne katmış, hayatlarını cömertçe sevdiklerine vakfetmişlerdir.
Anneler gidince evlatlarının içindeki eksiklik bir türlü kapanmaz. Onlarla birlikte şen gülüşler, mutlu günler, kalabalık sofralar, huzur dolu odalar ve gönülden yükselen dualar da çekilip gider.
Evlerin ışığı usul usul söner, mahalleye ağır bir hüzün çöker. Geride boynu bükük bir öksüzlük ve iç yakıcı uzun bir sessizlik kalır.
İnsan her şeye alışıyor derler. Zamanın, acının en keskin yerlerini bile törpülediğini söylerler. Oysa ben annemin gidişine alışamadım. Günler geçti, mevsimler değişti, fakat içimdeki anne boşluğu hiç kapanmadı. Hasret, dinmek yerine büyüdü.
Onun yokluğunda anladım ki annem bana yalnızca annelik yapmamış. Meğer beni hayata hazırlayan ilk muallimimmiş. Kalbimin karanlık dehlizlerinde elime kandil veren mürşidimmiş. Yorulduğumda omzuna yaslandığım yoldaşım, bütün dertlerimi paylaştığım sırdaşım olmuş.
Her insanın annesi özeldir güzeldir biriciktir. Benim annem de de öyledi. Usta bir hikâye anlatıcısıydı. Duyduğu, yaşadığı hikâyeleri hiç eksiltmeden, aksine zenginleştirerek anlatırdı. Hatıralarını dinlediğimde, şairin ifadesiyle “dünyanın en uzun hüznü” yağardı üstümüze.
Kültür araştırmacılarımız sözlü kültürün önemine dair ciltlerce söz söylemişlerdir; biz daha bunları okumadan o derin kültüre muhatap olduk. Bizi inşa eden onlar oldu.
Dil tohumları o sohbetlerde atıldı. Kadim kültürümüzün inceliklerini o hikâyelerin içinde bulduk; bu hikâyeleri dinleye dinleye kendi hikâyemizi kurmayı öğrendik.
Çocuk muhayyilemi besleyen sayısız anlatıyı ondan dinledim. Onun sohbetlerinin gölgesinde yetişmek benim için müthiş bir zenginlik oldu. Şifahi kültürün, hikmetli sözün, irfan yüklü menkıbelerin kaynağıydı annem.
Toprakla hemhâl olan, ocağın dumanıyla evladın kaderini birlikte yoğuran, evini bir mektebe; sofrasını bir dergâha; gönlünü ise bir sırlar kitabına dönüştüren bir ermişti adeta. Ellerindeki nasırlarda alın terinin, alnındaki çizgilerde Allah’a bağlılığın izleri vardı.
Annem, beni yalnızca göğsünden emzirdiği helal sütle büyütmedi. Gönlünden süzdüğü masallarla, türkülerle, ninnilerle; ağıtın bile rahmete dönüştüğü sözlerle besledi. Her cümlesi bir öğüt, her bakışı bir dua, her dokunuşu bir sığınak oldu. Dizinin dibinde göğümüz yıldızlarla doldu.
Ondan türkü emdiğimiz için içimizde her zaman memleket sevgisi diri kaldı. Sazın teline vurulmuş bir sızı, bozkırın ortasında yükselen bir ses, köy meydanında........