Vibe seçmenin doğuşu: Akıldan hissiyata |
Batı düşüncesinde egemen olan rasyonalist gelenek, insandaki akla, akıl yürütmeye ve düşünceye başat bir rol biçti. Platon aklı ruhun efendisi ilan etti; Aristo insanı akılla tanımladı; Descartes ise varlığını ancak akılla kanıtlayabildi. Aydınlanma zaten “aklın çağı”ydı. Bu mirasın ardından insan bilimlerinde büyük bir dogma doğdu: İnsan mantıklı kararlar verir.
Anaakım ekonomi teorisinin insanı da bu dogmanın ürünüdür: Olabildiğince bilgi toplayan, fayda ve maliyetleri tartan, sonunda en akıllıca seçeneğe karar veren bir varlık — Homo economicus. Oysa bu varsayım bir idealdir. Gerçek hayatta insan, akıldan çok aidiyetlerle, önyargılarla, kestirme yollarla hareket eder. Yani “akıllı insan” değil, “öngörülebilir biçimde irrasyonel” bir insandır.
Klasik ekonomi, kazanç ve kaybı simetrik sayar; risk aynıysa karar da aynı olmalıdır. Gerçekte böyle değildir. Kayıp, kazançtan daha ağır hissedilir. 1000 TL kaybetmenin acısı, 1000 TL kazanmanın sevincinden büyüktür. Kahneman ve Tversky buna kayıp kaçınması ilkesi der.
İkili bunu meşhur bir deneyle gösterdi: Katılımcılara 600 kişinin ölümüne yol açacak bir hastalık senaryosu verildi. Pozitif çerçevede, A programı 200 kişiyi kurtarıyor; B programı 3 ihtimalle herkesi, g ihtimalle kimseyi kurtaramıyor denildi. Bu durumda katılımcıların çoğu A programını seçti. Negatif çerçevede ise A programı 400 kişinin ölmesine neden oluyor; B programı 3 ihtimalle kimsenin ölmemesini, g ihtimalle 600 kişinin ölmesini getiriyor denildi. Bu kez katılımcıların çoğu B’yi seçti. İki seçenek matematiksel olarak aynıydı. Fark yalnızca duygusal çerçeveydi. İnsan, “kurtarmak” denildiğinde temkinli, “ölüm” denildiğinde risk alıcı hale geliyordu.
Aynı yanlılıklar gündelik hayatta da hüküm sürer: Bir malın fiyatı önce 1 milyon TL’den 800 bine düşerse “ucuz” sanırız — bu çapa etkisidir. Aklımıza ilk gelen örneği gerçekliğin temsili sayarız — erişilebilirlik kestirmesi. Bir şeye sahip olduğumuzda onu olduğundan değerli görürüz — sahiplik etkisi. Mülkiyetin irrasyonel fiyat artışlarını tetiklediği artık bilinen bir gerçek. Kararlarımızı mantıktan önce duygusal izlenimler belirler. Statükoyu değişime tercih ederiz, olasılığı istatistikle değil sezgiyle tartarız, sonuçları kişisel etkimize bağlarız, işleri hep gereğinden kısa sürede bitireceğimizi sanırız.
Yani insan, akılcı değil ama tutarlı biçimde irrasyoneldir. Üstelik bu irrasyonellik sürekli bir vibe, bir duygu ya da bir algı olarak yeniden üretilir.
Ekonomik Mitle Başlayan Siyasal İllüzyon
Ekonomideki Homo economicus nasıl bir mitse, siyasetteki “rasyonel seçmen” de öyledir. Çoğunluk, oy verme davranışını partizan ya da sosyo-politik kimliklerine göre........