Kitap İncelemesi: İSLAM VE SAVAŞ
Hasan Doğan'ın İslam ve Savaş adlı eseri, çağdaş İslam hukuku literatüründe özel bir yere sahip kapsamlı bir çalışmadır. Yazar, Büyükelçilik görevini fiilen sürdüren ve Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü sıfatını taşıyan bir devlet adamı olarak bu eseri kaleme almıştır; bu özellik, esere hem akademik bir derinlik hem de pratik bir perspektif kazandırmaktadır. Uluslararası ilişkiler alanındaki birinci elden deneyim ve İslam hukukuna dair güçlü teorik bilgi birikimi, eserin temel ayırt edici niteliklerinden birini oluşturmaktadır.
Eser, İslamofobi'nin Batı'da giderek güç kazandığı ve Müslümanlara yönelik sistematik önyargıların yaygınlaştığı bir dönemde yayımlanmıştır. Hasan Doğan, İslam ve Savaş'ta şu temel iddiayı savunur: İslam'ın savaş ve barışa dair tutumu, ne savaşı mutlaklaştıran ne de çatışmayı teşvik eden bir çerçeveden ibaret değildir; aksine, köklü bir hukuk geleneğine yaslanan ve adaleti esas alan dengeli bir sistemden ibarettir.
METODOLOJİK ÖZGÜNLÜK VE BÜTÜNLEŞİK YAKLAŞIM
Hasan Doğan'ın İslam ve Savaş eserini çağdaş literatürde ayrıcalıklı kılan başlıca nitelik, benimsediği metodolojik çerçevenin özgünlüğüdür. Yazar, İslam hukukuna ilişkin pek çok çalışmada görülen tek boyutlu yaklaşımın ötesine geçer ve bunları organik biçimde bütünleştirir.
Bu üçlü sentez şöyle işler: Yazar önce ilgili Kur'an ayetlerini ve hadisleri doğrudan metinleri üzerinden inceler; ardından bu metinlerin iniş bağlamlarını gözler önüne serer; son olarak da pratikte nasıl uygulandıklarını, yani Hz. Peygamber döneminden Erken İslam devrine uzanan tarihsel kesitte fiilî hayata nasıl aktarıldıklarını gösterir. Meselenin hakkaniyetle anlaşılması, ancak bu üç katmanın birlikte okunmasıyla mümkündür.
Eserde bu metodolojinin en güzel örneği, Tevbe Suresi'nin seyf ayeti olarak bilinen kısmının çözümlenmesinde görülür. Doğan, bu ayetin çoğu zaman bağlamından koparılarak savaşı mutlaklaştıran bir referans olarak sunulduğunu saptar. Ardından ayeti surenin ilk on beş ayetiyle birlikte, Tebük Seferi'nin tarihsel arka planını göz önünde bulundurarak ve Klasik İslam hukuku yorumları ışığında yeniden okur. Ulaştığı sonuç çarpıcıdır: Söz konusu ayet, antlaşmaları defalarca çiğnemiş, Müslümanlara karşı düşmanla işbirliği yapmış, açıkça saldırgan tutum benimsemiş belirli bir Arap müşrik topluluğunu muhatap almaktadır; bütün gayrimüslimlere yönelik bir savaş fermanı değildir.
Doğan'ın metodolojisinin bir diğer özgün boyutu, disiplinler ötesi düşünme biçimidir. Eser yalnızca İslam hukuku perspektifinde kalmaz; uluslararası hukuk tarihini, medeniyetler arası karşılaştırmalı çalışmayı ve çağdaş siyaset felsefesini de devreye sokar. Batı'da uluslararası hukukun başyapıtı sayılan Hugo Grotius'un Savaş ve Barış Hukuku adlı eseri 1625 yılında kaleme alınmıştır; oysa İslam hukukunun bu alana ilişkin temel çalışmaları sekizinci yüzyılın sonlarında yazılmıştır.
Bu karşılaştırma salt bir öncelik iddiasından ibaret değildir. Doğan, söz konusu kronolojik olgunun daha derin bir anlama işaret ettiğini vurgular: İslam medeniyeti, savaşı ve barışı hukukun dışında bir olgu olarak değil, hukuki bir çerçeve içinde........
