İran’da Değişimin Sınırları: Dış Baskı mı, İç Dönüşüm mü?

İran İslam Cumhuriyeti, 1979 Devrimi’nden bu yana birçok kriz atlattı; savaş, yaptırımlar, kitlesel protestolar ve uluslararası izolasyon bu rejimin “olağan” deneyimleri hâline geldi. Ancak bugün yaşanan durum, önceki krizlerden niteliksel olarak farklıdır. Mevcut tablo, geçici bir sarsıntıdan ziyade yapısal bir çözülmeye işaret etmektedir.

Bu zayıflığın ilk ve en görünür boyutu ekonomik çöküştür. Uzun süredir devam eden yaptırımlar, kötü yönetim ve yaygın yolsuzluk, İran ekonomisini sürdürülemez bir noktaya taşımıştır. Yüksek enflasyon, hızla değer kaybeden ulusal para ve işsizlik, yalnızca alt sınıfları değil, rejimin geleneksel dayanaklarından biri olan orta sınıfı da ciddi biçimde yoksullaştırmıştır. Böylece İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren zımnen var olan “ekonomik güvenlik karşılığında siyasal itaat” şeklindeki toplumsal sözleşme fiilen çökmüştür.

İkinci ve daha derin kriz alanı toplumsal meşruiyet kaybıdır. İran nüfusunun büyük bir kısmını oluşturan genç kuşaklar, rejimin ideolojik referanslarıyla bağ kuramamaktadır. Devrim, savaş ve “direniş” söylemi, bu kuşak için tarihsel bir anlatıdan ibaret hâle gelmiştir. Özellikle kadınların, şehirli gençlerin ve etnik azınlıkların itirazları artık yalnızca belirli politikalara değil, rejimin kendisine yönelmektedir. Protestoların süreklilik kazanması ve farklı toplumsal kesimleri kapsaması, rejimin meşruiyet krizinin derinliğini ortaya koymaktadır.

Üçüncü olarak, rejimin iç yapısında da belirgin çatlaklar gözlemlenmektedir. Dinî otorite, güvenlik aygıtı ve ekonomik elitler arasındaki denge giderek bozulmuştur. Devrim Muhafızları’nın