Öldükten sonra da yaşamak: Semere-i hayat, hayır ile yâd edilmektir
Bazı cümleler vardır; söylendiği anda sessiz kalır ama yaşandıkça gürleşir. İlk bakışta sade, hatta muğlak görünür, zaman geçtikçe insanın iç dünyasında kök salar, bir işaret fişeği gibi yol gösterir. Kimi cümlelerin, yıllar sonra dönüp bakıldığında bir ömrün istikametini zamanla haber verdiği anlaşılır. Benim için bu sessiz haber, meslek yolculuğumun henüz başlarında bir Şefkat ikliminde karşıma çıkmıştı.
2000’li yılların başında, bugün de faaliyetlerine devam eden müstesna bir eğitim kurumunda göreve başlamıştım. Yaklaşık on beş yıl boyunca bu çatının altında öğretmenlik ve idarecilik yaptım. Orada geçen zaman, benim için meslekî bir kazanımdan ziyade bir gönül terbiyesi, bir irfan yolculuğu idi; gündüz sınıflarda derslere giriyor, akşamları ise lojmanda kalan öğrencilerle sohbet halkasında hemhâl oluyordum.
Temelinde ihlas, takva ve fedakârlık olan; yarım asra yaklaşan bir istikrar ve istikamet çizgisiyle şekillenen bu ilim ve irfan ocağında, adanmışlığı bir iddia gibi taşımayan, onu bir hayat tarzı hâline getiren öncü şahsiyetler tanıdım. Onlar, Nurettin Topçu’nun hasretini çektiği o “insan mektebinin” yaşayan muallimleriydiler. Vakıf gönüllülerinden öğretmenlerine ve diğer tüm çalışanlarına varıncaya kadar o iklimde bulunan herkes; her hareketinin ahlaki bir değeri olduğunu, maddî karşılıkların ötesinde manevî tatminle nasıl zenginleşileceğini bizzat yaşayarak gösteriyordu. Bereketi hem hayatlarında hem gönüllerinde hisseden bu güzel insanlar; her öğrenciyi milletimizin tarihî derinliği ve kökleri içinde aratırken vicdanlara da her an Allah’ın huzurunda olma bilincini ilmek ilmek işliyorlardı.
Hayâya hayran gönüllerin, insanlığı seven temiz yüreklerin arasında geçen o yıllara dönüp baktığımda en kıymetli yatırımın sadece bilgi aktarmak olmadığını, o mukaddes huzuru bir hayat disiplini hâline getiren güzel insanlar biriktirmek ve onların hayır dualarına talip olmak olduğunu her geçen zaman çok daha iyi anlıyorum.
Bu müstesna kurumun öncülerinden biri olan Meliha Yalçıntaş Hanımefendi, bir toplantı sırasında hayatına dair hikmetli bir hatırasını paylaşmıştı. İlkokul yıllarında tuttuğu günlüğünde yakınlarından birinin vefat ettiği gün tek bir cümle yazdığını anlatmıştı:
“Ben öldükten sonra da yaşamak istiyorum.”
Bir ilkokul çocuğunun kaleminden dökülen bu cümlenin, yazıldığı günkü anlamı henüz bir sis bulutu gibiydi. Ne kurduğu hayallerin hangi menzile varacağından haberdardı ne de ruhunda uyanan bu büyük hasretin onu hangi duraklara uğratacağından... Kalbinin derinliklerine emanet edilen o niyet, vaktini bekleyen bir tohum gibi yıllarca demlenmişti sanki.
Zaman akıp geçmiş, Meliha Hanım hukuk fakültesinden mezun olmuştu. Avukatlık yapma imkânı varken eşi merhum Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Hoca’mızın da tavsiyesine uyarak eğitim yolunu tercih etmiş; Eczacı Fevziye Nuroğlu gibi kendini Maarif davasına adamış öncü isimlerle birlikte anaokulları açmış, özel okullar kurmuş, bugün Şefkat Vakfı çatısı altında model olan ve ilham veren bir eğitim anlayışının inşasına omuz vermişti.
Eğitim işiyle canla başla meşgul olduğu o yoğun zamanlardan birinde eski günlüklerini karıştırırken çocukluk kaleminden çıkan o cümleyle yeniden karşılaşmış. O an, çocukken aslında ne demek istediğini ilk kez bütün açıklığıyla kavramış. Kendini öldükten sonra yaşatacak olan şeyin bir unvan, bir servet ya da bir şöhret yerine; ancak güzel insanlar yetiştirmek olduğunu o gün o sayfalara bakarken bir kez daha derinden fark etmiş.
Dokunduğu gönüller, emek verdiği çocuklar, ahlakla ve erdemle yoğrulmuş bir eğitim davasıydı onu asıl yaşatacak olan. Hayatı, çocukken yazdığı o cümleyi doğrulayan bir istikamette akmıştı. Fevziye Nuroğlu ve Meliha Yalçıntaş gibi öncülerimizin bize bıraktığı mesaj son derece açıktı: İnsana verilen ömür, son nefesine kadar bir şekilde yaşanacaktır; bu zaten kaçınılmaz bir hakikat. Asıl mesele, bu ömrün ne uğruna vakfedildiğidir.
Bu ülke için, milletimiz, ümmetimiz ve bütün insanlık için neyin dert edinildiğidir. Hayat boyunca hangi silinmez izlerin bırakıldığıdır. Daha da önemlisi, ölümden sonra da yaşamayı mümkün kılacak neyin inşa edildiğidir.
Geride bir eser bırakabilmek, bir nesle dokunabilmek, bir iz ve bir iyilik halkası oluşturabilmek… İyilikle anılan, dualarla desteklenen, şahitliği hayır olan bir hayat kurabilmek… Kalıcı olan budur; insanı zamana karşı diri tutan hakikat de burada saklıdır.
Bu noktada sorular kendiliğinden gelir:
Hayat, sadece nefes alıp vermekten mi ibarettir?
Yoksa ardında anlam taşıyan bir iz bırakabildiği ölçüde mi yaşanmış sayılır?
İnsan gerçekten neyle yaşar, neyle yaşatılır?
Bu örneklik, sadece bir hayat hikâyesi anlatmakla kalmıyor; hepimize yöneltilmiş sessiz ama sarsıcı bir muhasebeyi içinde taşıyor. Dünya telaşı içinde çoğu zaman ertelediğimiz bu sorular; ahireti uzak bir gelecek gibi görmeyi reddedip bugünü şekillendiren diri bir bilinç olarak kavramayı talep ediyor.
Peki ya biz; bugün hangi tohumu ekiyor, hangi fidanı dikiyoruz ki yarınlarda rahmetle anılacak bir gölgeye dönüşsün?
İNSAN NEYLE YAŞAR?
Tolstoy, aynı adı taşıyan eserinde bu soruyu sorduğunda aslında hepimizin içindeki bitmek bilmeyen arayışa dokunuyordu: “İnsan neyle yaşar?”
Sadece mideyi doyuran bir somun ekmek mi bizi ayakta tutar, yoksa ruhu besleyen o gizli cevher mi?
Tolstoy’un vardığı durak iyilikti, merhametti; hiç tanımadığın birine uzatılan o bilinmez el, o karşılıksız sevgiydi. Ona göre bencillik bizi tüketirken başkası için çarpan bir kalp bizi diri tutuyordu. Evet, nefes aldığımız müddetçe yaşıyoruz ama aslında sadece arkamızda bıraktığımız o sıcak iz kadar hatırlanıyoruz; çünkü hayat dediğimiz, şu fani gömleği çıkarıp toprağa karışınca bitmiyor; asıl hikâye ondan sonra başlıyor.
Bizim medeniyetimiz, Tolstoy’un araladığı o kapıyı ardına kadar açar ve meseleyi sadece bu dünya ile sınırlamaz. İyilik bizim için mevsimlik bir duygu olmaktan çok, ötelerden gelen bir emanet, kalıcı bir kazançtır. Ölümün bile kesemediği bir damardır o. İşte buna “sadaka-i câriye” diyoruz; hani insan toprak altındayken bile onun adına yeryüzünde akmaya devam eden o bitimsiz pınar. Sürekli hayır getiren işler; bir okul, bir cami, bir medrese, bir vakıf…
İnsan, heybesine doldurduğundan ziyade heybesinden dağıttığıyla gerçekten var olur. Biriktirmek değil, bölüşmektir bizi biz yapan. Peygamber Efendimiz (s.a.s), ölçüyü ne de güzel koymuş önümüze:
“İnsanoğlu öldüğünde amel defteri kapanır; ancak üç şey hariç: Sadaka-i câriye, faydalı ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat.” (Müslim,Vasiyye,14)
Hadis-i şerif, insanın ölümle birlikte hayattan bütünüyle kopmadığını gösterir. Faydalı ilimle zihinlerde, yetiştirdiği insanlarla gönüllerde, sadaka-i câriye ile yeryüzünde yaşamaya devam eder. Kalıcılık tam da burada başlar. Demek ki ölüm bir son değil, bir hâl değişimi ve sonsuzluk için bir başlangıç aslında. İnsan kendini aşabildiği, “ben” demekten vazgeçip “biz” diyebildiği kadar kalıcı. Kendi içine kapanan her iyilik solar, ama başkasının bahçesine taşan her hayır devleşir, bereketlenir. Bu bağlamda mesele sadece bir niyet değil, bir ömürlük duruş hâlini alır.
Bir insanın ufkunu açmak, bir milletin istikbaline katkı sunmak, bir alanda çığır açacak bir gayreti sabırla sürdürmek… Kimi zaman bu iz bir ilim halkasında belirir, kimi zaman bir teknoloji hamlesinde, kimi zaman da sessizce uzatılan bir elde, bir gencin yolunu aydınlatan emekte, bir yetimin omzuna konan merhamette kendini gösterir. Bunların her biri, insanın adanmışlığıyla zamanın sınırlarını aşan izlerdir. Adanmak; emekle, sabırla ve fedakârlıkla bir ömrü bir ideale vakfetmektir. Bu adanış bazen bir sınıfta, bazen bir atölyede ya da bir laboratuvarda; bazen bir hastane koridorunda, bazen de riyasız bir gayretin içinde şekillenir.
Bir ideale adanmak, hayatın her anını ve eldeki her imkânı bu gaye doğrultusunda seferber edebilmektir. İlimle, emekle, ahlakla ve sorumluluk bilinciyle yapılan her iş, sadaka-i câriyenin bir halkasına dönüşür. Böylece insan, yaşadığı yıllardan öte bıraktığı izlerle kalıcı olur. Bütün bu anlatılanlar, insanın hayat boyu taşıdığı gayenin sonunda hangi meyveyle karşılık bulacağını da açıkça gösterir.
Hayatın bütün gayesi ve o beklediğimiz meyvesi, günün sonunda hayırla anılabilmektir. Merhum Sabahattin Zaim Hoca "güzel insan biriktirmek" diye bir derdiniz olsun derdi. Tam olarak budur mesele. Ardımızdan dua edecek gönüller, iyilikle yâd edilecek bir iz bırakabilmek...
Hazreti İbrahim’in o muazzam duası, bu arayışın ufkunu ne de güzel tayin etmiş:
“Sonraki (ümmet)ler içinde benim için bir lisân-ı sıdk nasip eyle!” (Şuarâ, 84)
Bu "lisân-ı sıdk" muradı, kendiliğinden vuslata eren bir temenni olmaktan öte her anı emekle örülmüş, hak edilmiş bir şahitliktir. İnsan, veda vaktinden sonra arkasından dökülecek sözleri seçme hakkını yitirir; o mühür çoktan vurulmuştur. Lakin hayattayken attığı her adımda, kurduğu her cümlede ve dokunduğu her yürekte bu sessiz şahitliği kendi eliyle, kendi iradesiyle ilmek ilmek işler.
Sadaka-i câriye, faydalı ilim ve hayırlı evlat... Bunlar, fani dünyadaki yürüyüşümüzden geriye kalan o silinmez, bereketli izlerdir. Dua ise bu uzun yolculuğun kalpte bıraktığı o son sükûnet, o eşsiz huzur limanıdır. Nihayetinde hepimizin niyazı aynı noktada birleşir: Doğrulukla anılmak, iyilikle hatırlanmak ve Allah katında makbul, yüz akı bir ömrün sahibi olabilmek.
İnsanın hayırla anılma arzusu, sadece kendi ismini yaşatma çabasıyla sınırlı kalmaz; yeryüzünü güzelleştirme ve emaneti hakkıyla taşıma gayretiyle bütünleşir.
YERYÜZÜNÜ İMAR ETME SORUMLULUĞU
İnsan, bu dünyada sadece nefes alıp veren, vaktini doldurup giden bir canlı değil; o, ayak bastığı her yeri imar etmekle görevli bir emanetçidir. Bu sorumluluk öyle dar bir çerçeveye de sığmaz; kendi yuvamızdan başlar, vatanımıza, gönül coğrafyamıza ve nihayetinde tüm yeryüzüne kadar uzanan koca bir sahadır bu. Bizim penceremizden baktığımızda yeryüzü, Allah’ın bize emanet ettiği bir hanedir. O haneyi korumak, güzelleştirmek ve herkes için yaşanabilir kılmak, bizim en asli vazifemizdir. Kur’an-ı Kerim, bu büyük vazifeyi Hazreti Salih’in diliyle şöyle haber verir:
“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O'dur...” (Hûd, 61)
İlahi ferman bizlere gösteriyor ki insan hem kendi varlığını hem de içinde yaşadığı dünyayı imar etmekle mükelleftir. Özümsediğimiz o büyük "medeniyet" mefhumu, işte bu imar ve inşa gayretinden doğar. Bu bilinç, dünya ile ahiret arasındaki o ince dengenin de asıl belirleyicisidir. Bizim yolumuzda ahirete hazırlanmak, dünyadan el etek çekmek değil aksine dünyanın tam merkezinde durup sorumluluk üstlenmektir. Kerim Kitabımız bu dengeyi ne kadar kuşatıcı bir şekilde önümüze koyar:
“Allah’ın sana verdiğinden âhiret yurdunu kazanmaya bak ve dünyadan nasibini unutma! Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma! Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez.” (Kasas, 77)
Ayet-i kerime, dünya ile kurulacak ilişkinin sınırlarını belirginleştiriyor. Hedefimizde ahiret olduğunda hayatımız bir anlam ve ölçü kazanıyor. O zaman elimizdeki imkânları birer imtiyaz, birer gösteriş vesilesi olarak görmüyoruz; onları ihsanla paylaşılması gereken emanetler olarak kabul ediyoruz. İmar fikri tam da bu teslimiyetten doğuyor. Dünya ihlaslı ve dertli insanların gayretleriyle gül bahçesine döner; ihmal ve hırs değdiğinde ise o bahçe tarumar olur.
Üstelik yeryüzünü imar etmek, sadece binalar dikmek, yollar yapmak demek değildir. Adaletin, merhametin, barışın ve huzurun hayatın her zerresine hâkim kılınmasıdır asıl imar. Sokaklar kadar ilişkilerin, şehirler kadar gönüllerin, kurumlar kadar vicdanların da onarılmaya, imar edilmeye ihtiyacı var. Bu sebeple yeryüzünü imar etmek, aslında insanın kendi kalbinden başlayan bir ıslah yolculuğudur.
Medeniyetimizin her ferdi; yeteneğini, vaktini ve imkânını bu şuurla değerlendirir. Hayat, sadece geçip gidilen bir takvim yaprağı olmaktan öte her anı kullukla anlam kazanan bir sorumluluk meydanıdır. Yaptığımız işi sadece kendimizle sınırlı tutmayıp, başkalarına fayda sağlasın diye gayret ettiğimizde gerçek imar başlar.
Kerim Kitabımız, yeryüzünde yaşanan bozulmanın kaynağını ise insanın tercihleriyle ilişkilendirir:
“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah –dönüş yapsınlar diye– işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” (Rum, 41)
Bu ilahî hatırlatma; tabiatın tahribini, israfın yaygınlaşmasını ve zulmü sadece çevresel ya da toplumsal problemler olarak görmekten ziyade insanın emanetle kurduğu ilişkinin bozulmuş hâli olarak gösterir. Düzen zedelendiğinde hayat daralır, ilişkiler yara alır, huzur kaybolur. Buna karşılık atılan her olumlu adım, sergilenen her adaletli tutum yeryüzünü yeniden mamur kılar; insanı rıza ufkuna yaklaştırır. İmar, yalnızca coğrafyayı onarmakla sınırlı kalmaz; sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda da insanlığın gelişimine yön veren bir sorumluluk bilinci olarak anlam kazanır.
İyiliği yaymak, adaleti ayakta tutmak, bir gencin zihnindeki sorulara sabırla cevaplar aramak... Bunlar dışarıdan bakıldığında dünyaya dair işler gibi görünse de aslında hepsinin yakıtı kalbimizdeki ahiret bilincidir. Bir mütefekkirin gerçeği aydınlatan tek bir satırı, bir yöneticinin bir hak sahibi henüz talep etmeden gösterdiği o ince hassasiyet, bir doktorun hastasına verdiği moral ya da bir mühendisin binanın ömrünü uzatan dürüstlüğü... Görünüşte basit ama tesiri kalıcı olan bu iyilik halkaları, ahiret ufkuyla birleştiğinde dünyayı gerçekten yaşanılır kılar. Eğer o ufku kaybedersek en büyük projeler bile zamanla sadece bir güç gösterisine ya da menfaat hesabına dönüşür. Bir gayretin sadaka-i câriyeye dönüşmesi, ancak dünya meşgalesinin bu ince ahiret bilinciyle harmanlanmasıyla mümkündür. Hayat; ölüm, hesap ve vuslat ışığında okunduğunda dağınık bir akış olmaktan çıkar, bir ölçü kazanır, asıl yönünü bulur ve derinleşir. Bu şuurla bakıldığında dünya, artık sadece geçilip gidilen bir yer değil, ahirete açılan bereketli bir kapıdır. İnsan ise bu kapıya yüzü ak, yükü hafif ve kalbi mutmain bir şekilde varabilmenin o asil hazırlığını yaparak huzura yürür.
AHİRET BİLİNCİYLE YAŞAMAK
İnsan isminin kökünde uyum sağlamak, bağlanmak ama bir o kadar da unutmak vardır. Bu üç hâl, aslında hayatın her........
