Ahlaki üstünlüğü korumak: Bir medeniyeti ayakta tutan hürmet duygusu

İnsan, ancak ahlakla insan kalır. Medeniyetler de sahip oldukları imkânlarla değil, taşıdıkları ahlakla ayakta durur; zira teknik ilerler, güç el değiştirir, kurumlar yıpranır ve fakat ahlak diri kaldıkça insan da medeniyet de istikametini kaybetmez. Ahlak, insanın hem kendisiyle hem de varlıkla kurduğu ilişkinin adını koyar; bakışı terbiye eder, sözü inceltir, davranışı hikmetle buluşturur.

Bizim medeniyetimiz, gücünü servetten ve kudretten önce ahlâktan alır; sürekliliğini kurumlardan önce insanın iç dünyasında tesis eder. Nurettin Topçu’nun bu medeniyet tasavvurunun kalbini dile getiren şu sözü, bir tariften öte açık bir istikamet bildirir:
“Bizim ahlâkımız; hürmet, hizmet ve merhamet prensiplerini kendinde birleştiren aşk ahlâkıdır.” Aşk ahlâkı, insanı iyi olmaya, iyilikte sebat etmeye, ahlakı hayatın merkezine taşımaya çağırır. Bu yolun ilk adımı, kalbi edeple yoğuran hürmettir. Yürüyüşü, mahlûkata şefkat nazarıyla bakan merhametle sürer. Nihayeti ise halka hizmeti Hakk’a hizmet bilen bir adanmışlıkla taçlanır. Bizim hikâyemiz, varlığın her zerresine muhabbetle nazar eden ve aldığından fazlasını verme derdiyle yaşayan insanların kurduğu bir gönül medeniyetinin hikâyesidir.

Hürmet, insanın haddini bilmesiyle başlar; merhamet, başkasının yükünü yüreğinde hissetmesiyle derinleşir; hizmet ise bu hissin hayata taşınmış hâli olarak anlam kazanır. Bu üç ilke, medeniyet tasavvurumuzda aynı kaynaktan beslenen, aynı istikamete akan ve ahlaki üstünlüğümüzü ayakta tutan bir bütünlük oluşturur. Ahlak, burada bir süs olmayıp bir duruş, bir ölçü, bir istikamet meselesidir.

Bu yazı, hürmetle temellenen, merhametle derinleşen ve hizmetle hayata karışan bu ahlak bütünlüğünü yeniden hatırlama ve yeniden anlamlandırma gayesi taşır; zira ahlaki üstünlük, soyut bir iddia olarak korunmaz, insanın iç dünyasında kök salarak davranışa dönüşür ve bu köklenmenin bir başlangıç noktası vardır. Bizim medeniyetimizde bu başlangıç hürmettir; aşk ahlakının ilk durağı, aynı zamanda ahlaki üstünlüğümüzün de en sağlam kalesidir hürmet.

HÜRMET: VARLIKLA KURULAN AHLAKİ BAĞ

Hürmet, bizim medeniyetimizde sıradan bir saygı ifadesi olarak kalmaz; insanın varlık karşısındaki yerini idrak etmesiyle başlayan köklü bir ahlak duruşunu ifade eder. Bu duruş, bizleri yoktan var eden, varlığından haberdar eden ve sayısız nimetleriyle bizi rızıklandıran şanı yüce Rabbimize yönelen bilinçle başlar. İnsanı ölçülü kılan, sözüne edep, davranışına vakar kazandıran bu idrak; kalpte filizlenir, zamanla hayata sirayet eder. Hürmet, değerin farkına varmanın inceliği, haddini bilmenin asaleti ve muhabbetin terbiyeye bürünmüş hâlidir. Hürmet, yalnızca başkasına yönelen bir davranış olarak görülmez; insanın Rabbiyle, kendisiyle, diğer insanlarla, değerleriyle ve mukaddesatıyla kurduğu ilişkinin ahlaki zeminini oluşturur.

Hürmet, ömrümüze bereket, hayatımıza manevi zenginlik katar. İnsana, değerlere ve mukaddes olana gösterilen hürmet; kalbi sükûnete erdirir, ilişkileri sağlamlaştırır, yapıda huzuru besler. Allah’a, Resulüne, mukaddes şiarlara, anne babaya, büyüklere, zamana, mekâna ve emeğe duyulan hürmet; kişinin dünyasında denge, ahiret yolculuğunda emniyet kazandırır.

Hürmet, insanın hayat yolculuğunda pusula olur. Hürmetin hâkim olduğu iklimlerde muhabbet çoğalır, anlayış derinleşir; fert hem ruhen hem de sosyal bakımdan olgunlaşır. Özellikle aile içinde büyüklere, üzerimizde emeği bulunan hocalara ve öğretmenlere gösterilen hürmet, hayır duaya kapı aralar. Bu dua, zamanla hayata bereket, kalbe ise sükûnet ve huzur olarak geri döner.

KUR’AN-I KERİM’E VE PEYGAMBER EFENDİMİZE HÜRMET: VAHYİN VE NEBEVÎ EDEBİN İZİNDE

Hürmet, bizim medeniyetimizde en yüksek ifadesini Kur’an-ı Kerîm’e ve Peygamber Efendimiz (s.a.s)’e yönelen edepte bulur; çünkü Kur’an, hayatımızı inşa eden ilahî kelâmdır. Peygamber Efendimiz ise şahsiyeti ve ahlakıyla ümmete istikamet çizen üsve-i hasenemizdir, canlı bir örnekliktir. Bu sebeple onlara gösterilen hürmet, şeklî bir saygının çok ötesinde hayatı vahyin ve sünnetin terazisinde tartma iradesidir.

Kur’an, mümine sadece neye inanacağını öğretmez; nerede duracağını, nasıl konuşacağını ve tavır alacağını da bildirir. Bu edebin en açık ifadesi, Hucurat Suresi’nin ilk ayetlerinde yer alır:
“Ey iman edenler! Kendi görüş ve hükümlerinizi Allah ve Resulünün verdiği hükmün önüne geçirmeyin. Allah’a gönülden saygı duyup O’na karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Hucurât,1)
Bu ilahî hitap, hürmetin sadece sözde ve şekilde değil, hükümde, tercihte ve bakışta da gözetilmesi gereken bir edep olduğunu öğretir. Kendi aklını, kanaatini ve arzusunu vahyin önüne geçirmemek, Kelamullaha gösterilen hürmetin en sahih tezahürüdür.

Kur’an’a hürmet; onu tazim ve yüksek bir edep ile okumaktır. Abdestle ve ihtimamla Mushaf’a gösterilen saygı, ayetlerin hayatın merkezine yerleştirilmesiyle gerçek anlamını bulur. Kur’an’ı sadece tilavet edilen ya da hıfzedilen bir metin hâlinde bırakmadan emirlerini davranışa, yasaklarını ahlaka, hikmetini hayata taşımak hakiki hürmettir; zira ilahî kelâm, ancak yaşandığında hakkıyla yüceltilmiş olur. Peygamber Efendimize hürmet ise, onu sevmenin ötesinde ahlâkını kuşanmayı, sünnetini hayatın ölçüsü kılmayı ve yolunu hâl ile takip etmeyi gerektirir.

Ayet-i kerimeler, bu hürmetin sınırlarını ve inceliğini açık bir biçimde tayin eder:
“Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla yüksek sesle konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan bütün amelleriniz boşa gidiverir.” (Hucurât,2)

Bu ilahî ikaz, Peygamberimize hürmetin yalnızca fizikî bir nezaket değil; kalbi, dili ve tavrı kuşatan derin bir edep meselesi olduğunu gösterir. Nebevî huzurda yükselen ses, çoğu zaman benliğin sesidir; edep ise benliği geri çekebilme olgunluğudur. Resulullah’a hürmet, onun yolunu yol bilmek, hâliyle hâllenmek ve ahlâkını kuşanmaktır. Onun adaletiyle hükmetmek, merhametiyle muamele etmek, edebiyle konuşmak ve vakarıyla durmak; nebevî hürmetin hayata yansımış hâlidir; zira Peygamberimizi yüceltmek, izinden yürüyerek ahlâkını bugüne taşımakla anlam kazanır.

Bu iki hürmet, birbirinden ayrılmaz. Kur’an’sız bir peygamber tasavvuru eksik olduğu gibi Peygambersiz bir Kur’an anlayışı da kuru ve yönsüzdür. Vahiy ve sünnet birlikte hayat bulduğunda insan ahlaki üstünlüğünü korur, medeniyet istikametini kaybetmez. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’e ve Peygamber Efendimize gösterilen hürmet, kişisel bir dindarlık göstergesi olmaktan ziyade medeniyetimizin omurgasını ayakta tutan asli bir bilinçtir. Bu bilinç, soyut bir bağlılık olarak kalmaz; dilde, ibadetlerde ve günlük hayatta diri tutulan bir edep hâline dönüşür.

Vahye ve nebevî örnekliğe gösterilen hürmet, en sahih ifadesini Peygamber Efendimizin ismini salât ve selâm ile anmakta bulur. Kur’an, bu diri bağlılığın nasıl korunacağını ümmete açıkça hatırlatır: “Şüphesiz Allah ve melekleri, Peygamber’e çokça salât ederler. Ey müminler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” (Ahzâb,56)

Bu emir, salât ve selâmın basit bir söz kalıbı olmadığını, müminin Resulullah ile kurduğu bağın en sahih, en canlı dili olduğunu öğretir. Salât, Peygamber Efendimizin yoluna olan bağlılığı tazelemek; salavatla onu anmak, ümmet olma bilincini her defasında yeniden diri tutmaktır. Selâm ise onun getirdiği hakikate gönülden teslimiyet göstermenin ifadesidir. Allah ve meleklerin salât ettiği bir Nebî’ye ümmetin kayıtsız kalması düşünülemez. Bu sebeple salât u selâm, dilde dolaşan sıradan bir ifade değil; sevgiye, sadakate ve itaate dönüşen bir hürmet ikrarıdır. Nebevî edep, işte bu bilinçle canlı kalır.

Salavatın dilde tekrar edilmesi ayrıca önemlidir; çünkü tekrar, kalbi uyandıran bir hatırlatmadır. İnsan, sıkça andığını sever; sürekli zikrettiğini hayatının merkezine yerleştirir. Peygamber Efendimizin isminin salavatla birlikte dilde tekrar edilmesi, onun ahlakının hayatta diri tutulmasına vesile olur. Salavat, bir saygı ifadesi olmanın ötesinde, dilin kalbe açtığı en sahih kapıdır. Bu kapı her aralandığında muhabbet tazelenir, bağlılık derinleşir, edep kökleşir. Bu sebeple nebevî hürmet, dilde, davranışta, hayatın her anında ve her alanda bilinçli bir tekrar ile korunur. Dilin alıştığı salavat, zamanla kalbin ölçüsüne dönüşür.

Bugün Kur’an’a ve sünnete yönelen sorunlu yaklaşımlar, çoğu zaman açık bir inkâr dilinden ziyade hafife alma, bağlamından koparma ve itibarsızlaştırma üslubuyla karşımıza çıkıyor. Vahiy hayattan çekilmek isteniyor; sünnet zamana ait bir hatıraya indirgeniyor. Oysa Kur’an, her çağın vicdanını diri tutan ilahî ölçüdür; sünnet ise bu ölçünün hayata nasıl taşınacağını gösteren canlı rehberdir. Bu iki kaynaktan kopan bir din anlayışı, şekil kalabalığına dönüşür; ahlak üretmez, istikamet vermez. Bu sebeple bugün Kur’an-ı Kerim’e ve Peygamber Efendimize hürmet, bir saygı ifadesi olmakla birlikte inancı savrulmaktan, ahlakı çözülmekten ve medeniyeti istikamet kaybından koruyan en güçlü direniştir.

HUDUDULLAH’A HÜRMET: SINIRLARI AŞMAMAK

Hürmet, bizim medeniyetimizde yalnızca insanlara yönelen bir nezaket anlayışıyla sınırlı kalmaz; Allah’ın koyduğu sınırlara karşı gösterilen derin bir edep bilincini de içine alır. Hududullah, kulun nerede duracağını, nerede ilerleyeceğini ve hangi noktada haddini bileceğini gösteren ilahî ölçülerdir. Bu sınırlara hürmet, insanı daraltan bir kayıt olarak görülmez; savrulmaktan koruyan, yolunu berraklaştıran bir rahmet çerçevesi olarak idrak edilir. Sınır, insanın önünü kesmez, istikametini tayin eder.

Resulullah Efendimiz, helâl ile haram arasındaki bu hassas çizgiye dikkat çekerek şöyle buyurur:
“Helâl bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında ise birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını (namus ve haysiyetini) korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur…” (Müslim, Müsâkât, 107)

Bu nebevî ikaz, hürmetin sadece açıkça haramdan uzak durmakla sınırlı kalmadığını; şüpheli alanlarda dahi edep, ihtiyat ve sorumluluk bilinci kuşanmayı gerekli kıldığını öğretir. Hududullah, fiillerle birlikte niyetleri, yönelişleri ve kalbin meyillerini de terbiye eden bir ilahî ölçüdür. İnsan çoğu zaman savrulmayı bir anda yaşamaz; sınır ihlali önce zihinde belirir, sonra kalpte yer tutar, en sonunda davranışta karşılık bulur.

Kur’an-ı Kerim, hududullahı defalarca hatırlatır ve bu sınırlara riayeti takva ile irtibatlandırır (Nisâ, 13; Bakara,229). Allah’ın helâl ve haram çizgisi; fıtratı koruyan, aileyi muhafaza eden ve yapının dengesini ayakta tutan ilahî bir nizam sunar. Bu nizama hürmet eden kul, günaha yaklaşmaktan uzak durmakla birlikte kalbini, dilini ve hâlini de edep üzere inşa eder. Hududullah’a riayet, korkudan kaynaklanan bir çekilme değil; bilinçle kuşanılmış bir hürmet ve teslimiyet hâlidir.

Resulullah Efendimiz, helâl ile haram arasındaki bu hassas çizgiye dikkat çekerek şöyle buyurur:
“Helâl bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında ise birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını (namus ve haysiyetini) korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur…” (Müslim, Müsâkât, 107)

Bu nebevî ikaz, hürmetin yalnızca açıkça haramdan kaçınmakla sınırlı olmadığını; şüpheli alanlarda bile edep ve ihtiyat kuşanmayı gerektirdiğini öğretir. Zira hududullah, sadece fiilleri değil; niyetleri, yönelişleri ve kalbin meyillerini de terbiye eder. İnsan çoğu zaman harama bir anda düşmez; sınır ihlali, önce zihinde başlar, sonra kalpte yer edinir, en sonunda davranışa dönüşür.

Kur’ân-ı Kerîm, hududullahı defalarca hatırlatır ve bu sınırlara riayeti takva ile irtibatlandırır (Nisâ, 4/13; Bakara, 2/229). Allah’ın helâl ve haram çizgisi; fıtratı koruyan, aileyi muhafaza eden ve toplumsal dengeyi ayakta tutan ilahî bir nizamdır. Bu nizama hürmet eden kul, yalnızca günaha yaklaşmaktan sakınmakla kalmaz; aynı zamanda kalbini, dilini ve hâlini........

© Haber7