An’dan önce zaman’dan sonra… |
Önceki birkaç yazımda “İnsan nedir?” sorusu ekseninde, idrakin ve güçlerinin varlık mertebelerini, İslamî tasavvur planı içinde edebiyatla irtibatlandırarak ele almaya çalışmıştım.
Bu bahsi, son bir “felsefî hikâye” denemesiyle kapatmak istiyorum. Üstelik Yalçın Koç’un “Zihin ve Nazariyat” adlı kıymetli eserindeki, “2. Zihn’in Nazariyat’a Mahsus Esasları” başlıklı -anlaşılması güç fakat kurucu mahiyetteki- ilk cümlelerinden hareketle… (Bkz.: Zihin ve Nazariyat - Zihn’in Kaynağı ve Esasları Üzerine Bir İnceleme, Cedit, Ankara 2017, s. 49-53)
İşte o felsefî hikâye:
O, henüz yokken de bir şey vardı. Ama o şey “var” değildi. Ne adı vardı ne sınırı; ne başlangıcı vardı ne sonu. Bu, yokluk da değildi. Çünkü yokluk bile bir karşıtlık gerektirir; oysa burada karşıtlık yoktu. Birine nisbet yoktu, dolayısıyla ötekine de… Bu yüzden sonradan ona “yer” dediler. Fakat bu, bildiğimiz yerlerden değildi: Gayr-ı nisbetli yerdi.
Orada şeyler bulunuyordu, fakat birbirlerine değmeden; aynı manzara içinde, fakat farklı katmanlarda durur gibiydiler. Bir taşın içindeki damarlar gibi: iç içe, fakat temassız… Bu yüzden o manzaraya “basit” dendi. Basit; çünkü henüz çoğalmamış, henüz bağlanmamış, henüz bir “birlik” kazanmamıştı. Ama yine de bir doluluk taşıyordu: kendi içine kapanmış bir imkân gibi…
Bu doluluğun içinden belli belirsiz bir titreşim geçti. Ne hareketti bu ne de değişim. Daha çok bir “olma ihtimali”, bir açılıp kapanma, bir belirme ve geri çekilme hâli… İşte buna “an” dediler. Ama bu, zamanın parçası değildi. Çünkü zaman henüz yoktu.........