menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir Camiden Fazlası: Kadıköy Sahilindeki Tartışmanın Gerçek Adı!

16 0
01.04.2026

Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, ”Biz ancak ıslah edicileriz» derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lakin anlamazlar. (Bakara,11 12)

Bazen bir mesele önümüze gelir; dışarıdan bakınca sadece taşın, toprağın, binanın hikâyesi gibi durur. Oysa o taşın altına elinizi koyduğunuzda, karşınıza koca bir zihniyet dünyası, asırlık bir hesaplaşma ve bir varoluş kavgası çıkar. Kadıköy sahiline yapılması planlanan cami meselesi, tam da bu türden, göründüğünden çok daha derin sulara işaret eden bir "sınav kâğıdıdır."

Bugün Kadıköy sahilindeki o boşluğa sadece bir cami yapılıp yapılmayacağını konuşmuyoruz. Biz aslında şunları tartışıyoruz: Şehir kime aittir? Ortak alan dediğimiz o toplumsal hafıza, kimin hayalleriyle biçimlenir? Ve en can yakıcı olanı; bir arada yaşama ahlâkımız, bir başkasının kutsalına ne kadar katlanabilir? Bu soruların cevabı, sadece bir belediye meclisi kararında değil, bu toprakların öz ruhunda gizlidir.

Geçen Haftaki O Görüntüler: Kimin Çığlığı?

Daha geçen hafta şahit olduk... Kadıköy sahilinde toplanan bir grup, sanki bu ülkenin en büyük düşmanı o sahile dikilecek bir minareymiş gibi seslerini yükselttiler. Pankartların arkasına saklanan o öfkeyi izlerken insan sormadan edemiyor: Bu hınç kime? Bu itiraz neye?

O eylemlerde atılan sloganlar, okunan bildiriler "şehri koruyoruz" kılıfıyla sunulsa da, mızrak çuvala sığmıyor. Orada yükselen ses, aslında bu toprakların öz değerlerine duyulan o eski, o hiç değişmeyen İslam düşmanlığının dışavurumudur. Sahilde yürüyüş yaparken bir cami görmekten rahatsız olan anlayış, aslında bu milletin mührünün şehrin her yerinde olmasından korkuyor. Oysa cami sadece namaz kılınan bir yer değildir; o semtin ruhu, komşusu ve dert ortağıdır.

2015 yılından bu yana süregelen bu hikâye; mahkeme kapılarında bekletilen dosyalar, durdurulan planlar ve yeniden canlanan tasarılarla adeta bir kördüğüme dönüştürüldü. Fakat bu bir "yorgunluk" değil, bir "kabullenme" sorunudur. Geçen hafta sahilde toplananlar, o alanı sadece kendisine ait kapalı bir kale gibi görüp "betonlaşmasın" sözünün arkasına sığınırken; diğer yan bu şehrin her köşesinde alnını secdeye koyma hakkını, yani o kadim mührü arıyor.

Kuzey Marmara Otoyolu yapılırken felaket senaryoları yazanlar, İstanbul Havalimanı’nı "boş bir yatırım" olarak görenler, Taksim Camii’nin görkeminden rahatsız olup Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) yenilenmesine bile engel çıkaranlar... Hepsi aynı pınardan besleniyor. Bu pınar; üretmenin değil durdurmanın, yapmanın değil yıkmanın pınarıdır. Mesele ne köprüdür, ne yol, ne de cami; mesele bu milletin özgüvenine vurulmak istenen o prangadır. Sözün özü; bu pınar, cehaletin pınarıdır.

Sahte İlericilik: Çağdaşlık Maskesi!

Kendini "ilerici" veya "çağdaş" olarak tanımlayan bu kesimin düştüğü en büyük çelişki şudur: Gerçek ilericilik, bir milletin kendi köklerinden aldığı güçle göğe yükselmesidir. Kendi halkının değerlerini "gericilik" kutusuna hapseden bir anlayıştan, ne bu şehre ne de bu ülkeye bir hayır gelir. Üretmekten korkan, yapılana düşman olan bir zihniyet, yerinde saymayı "korumak" sanıyor. Oysa durmak, aslında geriye gitmektir.

Bu direnç sadece binalara da değil. Bakınız, bu ülkenin savunma sanayiindeki o muazzam şahlanışına bile aynı sığ bahanelerle saldırdılar. Yerli füzelerimiz göğü yırttığında, "Balıklar ürküyor, çevre kirleniyor" diyebilecek kadar akıldan kopan bir "itiraz korosu" ile karşı karşıyayız. İnsan sormadan edemiyor: Bir ülkenin kendi gökyüzünü koruması, kendi teknolojisiyle dünya devlerine kafa tutması ne zamandan beri bir çevre sorunu haline geldi?

Geçen haftaki eylemlerde okunan bildirilerde bir tek şey eksikti: Dürüstlük. Hiç kimse çıkıp açık yüreklilikle "Biz bu ezan sesinden, bu cami görüntüsünden rahatsızız" diyemedi. Çünkü bu halkın mayasını, bu toprağın ruhunu biliyorlar. Anadolu insanının camisine, seccadesine olan sarsılmaz bağını gördükçe; dillerine "beğeni", "şehir dokusu", "ortak alan" gibi parlatılmış kavramları doluyorlar.

Aslında "şehir suçu" dedikleri şey, milletin kendi değerleriyle meydanlarda var olma hakkıdır. "İhtiyaç yok" dedikleri şey, o bölgede yaşayan veya oradan geçen binlerce insanın gönül ihtiyacıdır. Söylenen o kadar çok yalan var ki, söylenemeyen gerçeklerin gürültüsü kulakları tırmalıyor. Gerçek şu ki; mesele caminin biçimi değil, caminin oradaki varlığıdır.

Gelin, şöyle bir zihin alıştırması yapalım: Eğer Cumhurbaşkanımız sayın Recep Tayyip Erdoğan çıkıp; "Kadıköy rıhtımına Amerika’daki Özgürlük Anıtı’ndan daha büyük, Batılı yaşam tarzını simgeleyen devasa bir yapı dikeceğiz" deseydi; acaba geçen hafta o sahilde toplananlar yine aynı tepkiyi mi gösterecekti? Hiç sanmıyoruz! Aksine, o gün "şehir dokusu" diye bağıranlar, böyle bir yapıyı "dünya kenti oluyoruz" çığlıklarıyla alkışlayacak, bunu büyük bir "kültürel atılım" olarak selamlarlardı.

İşte düğümün koptuğu yer tam burasıdır. Bu bir şehir planlama kaygısı değil, bir katlanma sınavıdır. Kendinden olmayana, kendisi gibi inanmayana ve kendisi gibi yaşamayana karşı duyulan o gizli üstünlük taslama çabası; aslında köhne bir kibrin dışavurumudur. Kendi köklerinden gelen minareye "beton" diyenlerin, Batı’dan ithal her türlü yapıya "sanat" gözüyle bakması; aslında kimin zihninin hür, kimin zihninin bağnazlık prangalarıyla bağlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yazımızın başında paylaştığım Âyetleri asla unutmayalım. Kendini "düzeltici" sananlar, aslında toplumun ortak huzuruna, birlikte yaşama isteğine balta vurduklarını fark etmiyorlar. Kimse kimseyi zorla camiye çağırmıyor, kimse kimsenin yaşam biçimine el koymuyor. Ama birileri ısrarla bu milletin değerlerini sahil şeridinden, şehir meydanlarından, yani hayatın tam kalbinden söküp atmak istiyor.

Eğer bir toplumda yapılan her hayırlı iş tartışmaya açılıyor, her yatırım küçümseniyor ve her hizmet siyasi bir kavgaya kurban ediliyorsa; orada bir "düzelme" değil, toplumsal bir "körelme" başlamış demektir. Ancak bilinmelidir ki; bu aziz millet, kendi değerleriyle barışık şekilde büyümeye, üretmeye ve şehirlerini kendi mührüyle nakış nakış işlemeye devam edecektir.

Güneş balçıkla sıvanmaz, bu milletin iradesi de geçen hafta sahilde yükselen o haksız çığlıklarla dizginlenemez.


© Haber Vakti