Anlamı belirsiz bırakılan kavram toplumu böler

Devlet adamı için en büyük hata, devleti tanımadan onu yönetmeye kalkmaktır. Sokaktaki vatandaş bilgi eksikliğinden dolayı yanılabilir, ancak devlet yönetenin görevi bu eksiklikleri doğru bilgiyle gidermek olmalıdır. Vatandaşın bilgi noksanlığını kendi siyasi çıkarına malzeme yapmak, devlet adamlığıyla bağdaşmaz.  

Bugün ülkemizde en çok tartışılan kavramlardan biri “laikliktir.” Bu kavram, yıllar boyunca çeşitli dönemlerde farklı anlamlara çekilmiş, kimi zaman da siyasi hesapların aracı haline getirilmiştir. Özellikle darbe süreçlerinde laiklik, mütedeyyin halkın inançları ve düşünceleri üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanılmıştır. Bu dayatma, laikliğe olan toplumsal güveni zedelemiş, inançlı insanlarda bu kavrama karşı bir önyargı, hatta tepki doğurmuştur.  

Oysa burada ne laikliği savunmak ne de onu reddetmek esastır. Asıl mesele, kavramların tanımsız bırakılması, toplumun aydınlatılmaması ve bu muğlaklığın siyasal dönemlere göre farklı biçimlerde kullanılmasıdır. Kavramların içi doldurulmadığında, onların etrafında duvarlar örülür ve her siyasi dönem bu duvarları kendi lehine kullanır. Bugün yaşadığımız kutuplaşmanın temelinde de tam olarak bu belirsizlik yatmaktadır.  

Laikliğin Anayasa’daki yeri, aslında din ve vicdan özgürlüğünün güvence altına alınması içindir. Fakat geçmişte bu ilke, bazı dönemlerde halkın inanç hayatına müdahale aracı olarak görülmüş, bazı dönemlerde de devletin tarafsızlık ilkesi yanlış yorumlanmıştır. Böylece laiklik, toplumu birleştirecek bir ilke olmaktan ziyade, ayrışmanın bir sembolü haline gelmiştir.  

Dünyada çok az ülkede devlet sistemi olarak uygulanan laikliğin, bizde tarifinin muğlak bırakılması da devam eden tartışmaların temel sebeplerindendir. Her iktidar döneminde, laiklik kavramı üzerinden siyasi fayda sağlama anlayışı, halkın doğru bilgilendirilmesini engellemiştir. Oysa devletin görevi, kavramları araçsallaştırmak değil, toplumu aydınlatmaktır.  

Bugün toplum, ekonomik, sosyal ve ahlaki olarak ciddi bir sıkışmışlık içindedir. Buna bir de dış baskılar, küresel çıkar mücadeleleri, Orta Doğu’daki gerilim ve üçüncü büyük savaş ihtimalleri eklenmiş durumdadır. Böylesi bir dönemde kavram tartışmalarını büyütmek, halkın dikkatini gerçek meselelere yöneltmek yerine dağılmasına yol açmaktadır.  

Bu sebeple artık laiklik gibi belirleyici kavramların ne olduğunun, neyi amaçladığının açık biçimde ortaya konması gerekmektedir. Halk, bu kavramların faydasını da zararını da bilmelidir. Çünkü belirsizlik, her dönemde zihinsel bir silaha dönüşmekte, toplumsal birlik duygusunu zedelemektedir.  

Tarihsel olarak bakıldığında laiklik, Roma döneminde “Sezar’ın hakkı Sezar’a” anlayışıyla doğmuştur. Bu düşünce, dini ve dünyevi işleri birbirinden ayırma refleksiyonunun ilk ifadesi gibi doğsa da. Her dönemde bu ayrımın amacı farklı yorumlandığı için kavramın özü de değişime uğramıştır. Günümüzde ise mesele, bu köklü kavramın siyasetin elinde bir koz haline gelmesine engel olmaktır.  

Sonuç olarak, laikliği savunmak ya da reddetmek değil, onu doğru anlatmak, yanlış anlamların toplumda kutuplaşmaya neden olmasına engel olmak gerekir. Devlet, kavramları halka sade, anlaşılır ve tarafsız biçimde aktarmakla yükümlüdür. Kavramları ideolojik araç haline getiren her yaklaşım, milletin ortak vicdanını zedeler.  

Bir kavramın anlamı belirsiz bırakıldığında, o kavram toplumu böler. Tanımı açıklandığında ise toplumu bütünleştirir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, her alanda olduğu gibi kavramlarda da “doğru bilgi”dir. Çünkü yanlış tanımlar üzerine inşa edilen hiçbir fikir, bu milletin birliğine, geleceğine ve huzuruna hizmet etmez.  

İktidarın da muhalefetin de bürokrasinin de toplumu kutuplaştırıp kaosa sürüklememek için, kavramların altını dolduracak gerçek açıklamaları yapıp toplumsal dengeyi oluşturmak zorunluluğu vardır. Bu, sadece bir siyasi sorumluluk değil, aynı zamanda bir devlet bilinci meselesidir.


© Haber Expres Gazetesi