EVİMİZDEKİ YABANCILAR: MODERNLİK YANILSAMASI VE RUHUN ÇIPLAKLIĞI

​Çok değil, sadece bir nesil öncesine kadar aile kavramı, sarsılmaz bir kale gibiydi.

Bizler, babası odaya girdiğinde toparlanan, annesinin bir bakışından ne demek istediğini anlayan, "hayâ" ve "hürmet" kavramlarını hayatının merkezine koyan çocuklardık.

Bugün ise bambaşka bir manzara ile karşı karşıyayız: Kendi değerlerine yabancılaşmış, manevi boşluğunu dijital gürültülerle doldurmaya çalışan ve en acısı; anne-babasını kendi evinde "görünmez prangalarla" esir alan bir gençlik.

​"Siz Bana Karışamazsınız" Duvarı ve Görünmez Prangalar.

​Bugün pek çok anne-baba, evladıyla konuşurken adeta mayınlı bir tarlada yürüyor.

18 yaşını doldurmayı bir "özgürlük beratı" sanan gençler, "Bu benim hayatım, bana karışamazsınız" cümlesini bir kalkan gibi kullanıyor.

Ancak bu bir özgürlük değil, köksüzleşmedir.

Anne-babalar, modern görünmek adına çocuklarının her tavrına sessiz kaldıkça, aslında kendi otoritesini ve evin huzurunu o görünmez prangalara bizzat teslim ediyor.

​Dijital Yaşamın Getirdiği Ruhsuzlaşma ve Çıplaklık Yanılsaması

Çocukluğumuzda ruhu doyuran manevi bir zırhımız vardı.

Şimdiki nesilde gözlemlediğimiz o "ruhsuzlaşma"nın temel nedeni, hayatın tamamen ekranlara hapsolmasıdır.

Duygular emojiyle, başarı ise beğeni sayısıyla ölçülür hale geldi.

Bu savrulmanın en acı dışavurumu ise "modernlik" kavramının tamamen bedene indirgenmesidir.

Bugünün dünyasında modernleşmek; zihinsel bir gelişim değil, adeta bir "teşhir" yarışı haline geldi.

Çıplaklığı ve mahremiyetin hiçe sayılmasını "özgürlük" sanan bu anlayış, aslında ruhu savunmasız bırakıyor.

Bedeni sergilemeyi çağdaşlık sanan gençlik, vitrinlerde gezen ruhsuz birer nesneye dönüşüyor.

​Köksüzlük ve Milli Duygu Erozyonu: Yarın Bir Savaş Olsa?

​Bu ruhsal ve kültürel kopuşun en korkutucu boyutu ise milli benliğin, yani milliyetçilik duygusunun hızla erimesidir.

Kendi tarihine, diline ve bayrağına karşı derin bir aidiyet hissetmeyen; vatanı sadece bir "toprak parçası", milleti ise "beraber yaşadığı yabancılar" olarak gören bir gençlik yetişiyor.

Şimdi kendimize şu sarsıcı soruyu sormalıyız: Allah göstermesin, yarın bir savaş çıksa, bu "ben merkezli" ve "haz odaklı" yaşayan nesilden ne çıkacak?

Konforundan ödün vermeyen, "önce benim hayatım" diyen bir gençlik, vatanı kimin namusu belleyip savunacak?

Milli ruhun yerini bireysel bencillik aldığında, bir toplumun ayakta kalması imkansızdır.

Savunma refleksi körelmiş, kutsalı kalmamış bir nesil; yarın vatanını da "bana ne" diyerek kadere terk etme riskiyle karşı karşıyadır.

"Travma" Yalanıyla Kandırılan Toplum

Tüm bu çöküşün altında yatan bir diğer büyük tehlike ise; "çocuklar travma yaşamasın" bahanesiyle her türlü kuralsızlığın meşrulaştırılmasıdır.

Bugün toplum, uzmanlık adı altında bu yalanla kandırılıyor.

Bir çocuğa sınır çizmenin, ona sorumluluk yüklemenin veya yanlışını söylemenin "travma" yaratacağı korkusuyla iradesiz bir nesil yetiştiriliyor.

Oysa bizler, sırf evlatlarımız anlık kırgınlıklar yaşamasın diye onları pamuklara sararken; aslında onlara ve topluma en büyük travmayı hediye ediyoruz: Hayatın zorlukları karşısında diz çöken, disiplinsiz ve manevi direnci olmayan ruhlar...

Geç Kalmadan Öze Dönüş

Bizler çocuklarımıza sadece bir diplomadan fazlasını; onlara bir "ruh", bir "edep" ve sarsılmaz bir "vatan sevgisi" borçluyuz.

Modernleşmeyi, özümüzden kaçmak, çıplaklık ve her türlü kutsalı terk etmek sanan bu yanılgıdan acilen vazgeçmeliyiz.

Eğer evlatlarımızın ruhsuzlaşmasını ve yarın bir gün vatanını savunacak o iradeden yoksun kalmasını istemiyorsak; onlara özgürlüğün köksüzleşmek değil, kendi değerlerinle dik durabilmek olduğunu öğretmek zorundayız.

Unutmayalım; kökü kurumuş bir ağacın, fırtınalı bir savaş akşamında ayakta kalma şansı yoktur.


© Günışığı Gazetesi