menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

KAYNAR SUDA KİMLİĞİNİ SEÇ: Havuç mu, Yumurta mı, Kahve mi?

2 0
friday

Hayat bazen insanı bir mutfağa sokar. Öyle şık restoran mutfağı falan değil; dumanı göz yakan, tenceresi taşan, altı fazla harlı bir ocak… Kaçamazsın. O su kaynar. Ve bir gün fark edersin ki sen de o kaynar suyun içindesin.

Geçtiğimiz günlerde izlediğim bir video, işte tam da bu duygunun üzerine kuruluydu. Eski zamanlardan bir hikâye anlatıyordu: Yüksek bir dağın zirvesinde yaşayan bilge bir aşçı… İnsanlar ona dertleriyle gider, o da bir çorbayla onları iyileştirirmiş. Ama asıl mesele çorba değil, o dağa çıkabilmekmiş.

Çünkü o dağ, uzaktan bakıldığında korkutucu görünür. Tıpkı hayatın içinden geçtiğimiz zor dönemler gibi… Yaklaşmadan büyüyen, içine girmeden insanı ezen o karanlık duygular gibi.

Hikâyede genç bir adam, kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığı bir noktada o dağa tırmanmaya karar verir. Ve ilginçtir… Yol, uzaktan göründüğü kadar korkutucu değildir. Uçurum sandığı yerlerde patikalar, imkânsız dediği noktalarda tutunacak taşlar vardır.

Hayatın ilk büyük yanılgısı burada başlar zaten: Korkularımız, çoğu zaman gerçeğin kendisinden daha büyüktür.

Genç adam zirveye ulaştığında bilge aşçı onu sessizce karşılar. Sonra kaynar suyun içine üç şey atar: bir havuç, bir yumurta ve bir avuç kahve çekirdeği.

Ve o basit deneyle aslında hayatın en sert gerçeğini anlatır.

Aynı Su, Üç Farklı Sonuç

Havuç… Serttir. Ama kaynar suya girince yumuşar, dağılır. Yumurta… Kırılgandır. Ama kaynayınca içi katılaşır. Kahve çekirdeği… O ise bambaşka bir şey yapar. Sadece değişmez… suyu değiştirir.

Bu metafor kulağa hoş geliyor. İlham verici, umut dolu… Ama burada durup kendimize dürüst bir soru sormazsak, bu hikâye sadece iyi hissettiren bir masal olarak kalır:

Gerçekten kahve olmayı istiyor muyuz, yoksa sadece acının bitmesini mi?

Çünkü bu ikisi aynı şey değil.

Hayatın ilk sert rüzgârında çözülürler. Güçlü görünürler ama dayanıklılıkları yüzeyseldir.

Bu insanlar genelde şunu yapar: Acıyı büyütür, kendini küçültür.

Her darbe onları biraz daha siler. Sonunda ortada ne hayal kalır ne direnç

Belki daha tehlikelidir.

Kırılırlar ama dağılmazlar. Onun yerine sertleşirler.

Bir zamanlar duygusal, samimi, güvenen insanlarken… Zamanla duvar örerler. Kimseyi içeri almazlar.

Ama unuttukları bir şey vardır: Duvarlar sadece dışarıyı değil, içeriyi de hapseder.

Ve bir noktadan sonra hayata değil, sadece hayatta kalmaya başlarlar.

İşte herkesin alkışladığı o üçüncü yol…

Ama burada bir romantik yanılgı var.

Kimse sana şunu söylemiyor: Kahve çekirdeği, o aromayı vermeden önce öğütülür. Parçalanır. Ezilir.

Yani dönüşmeden dönüştüremezsin.

Hayat seni kırmadan, sarsmadan, dağıtmadan “kahve” yapmaz. Ve çoğu insan tam burada vazgeçer.

Bu hikâyenin özü aslında çok net:

Hayatın sana ne yaptığı değil, senin ona nasıl karşılık verdiğin.

Evet, bazı şeyleri kontrol edemezsin. Kaybettiklerini, yaşadığın haksızlıkları, seni yaralayan insanları…

Ama şunu kontrol edebilirsin: O kaynar suyun içinde neye dönüşeceğini.

Ve burada acı bir gerçek var:

Acı seni otomatik olarak olgunlaştırmaz. Çoğu zaman sadece yorar.

Eğer bilinçli bir dönüşüm yoksa… Acıdan bilgelik değil, sadece travma çıkar.

Kendimize Dürüst Olma Zamanı

Şimdi tüm bu hikâyeyi bir kenara bırakıp aynaya bakma zamanı.

Sen daha çok neye benziyorsun?

Dağılan bir havuç mu? İçten içe sertleşmiş bir yumurta mı? Yoksa henüz ezilmemiş ama dönüşmeye hazır bir kahve mi?

Bu sorunun cevabı kimseye gösterilmek zorunda değil. Ama kendine yalan söylersen, hayat sana gerçeği daha sert anlatır.

Hayat o kaynar suyu kapatmayacak. Bunu beklemek, en büyük yanılgı.

Ama sen o suyun içinde kaybolmak zorunda da değilsin.

İstersen dağılabilirsin. İstersen sertleşebilirsin.

O suya kendi rengini verebilirsin.

İşte mesele tam olarak bu…


© Günışığı Gazetesi