ÇANAKKALE’NİN KONUŞULMAYAN YÜZÜ: TARİHİN SAKLADIĞI GERÇEKLE
Bazı zaferler vardır; haritalarda sınır değiştirir. Bazıları ise insanın içine dokunur, kaderini değiştirir. Çanakkale… işte tam olarak ikincisidir.
Biz onu çoğu zaman “geçilmez” sözüyle anarız. Oysa Çanakkale sadece geçilmeyen bir boğaz değildir. O, imkânsızlıkların akılla yenildiği, açlığın onura boyun eğdiği, ölümün bile emre itaat ettiği bir irade sınavıdır.
Ve en çarpıcı tarafı şudur: Bu zafer, en güçlülerin değil… en kararlıların zaferidir.
Savaşın görünmeyen yüzünde silahların gürültüsünden daha güçlü bir şey vardı: zeka. Osmanlı ordusu teknoloji olarak geri, imkân olarak sınırlıydı. Ama bir şeyi çok iyi biliyordu: Düşmanı nerede durduracağını.
Nusret Mayın Gemisi’nin karanlık bir gecede bıraktığı o sessiz izler… Denizin altına gömülen sadece mayınlar değildi. Düşmanın kibriydi. Onlar “temizledik” dedikleri sularda ilerlerken, aslında kendi sonlarına doğru yol alıyorlardı. Çanakkale bize şunu öğretir: Bazen savaş, düşmanın en emin olduğu yerde kazanılır.
Bir başka sahne… Vinçler bozulmuş, top susmak üzere. Bir anlık gecikme, bir hattın çöküşü demek. Ve bir adam çıkar: Seyit Onbaşı. Bugün onun kaldırdığı merminin ağırlığını konuşuyoruz. Ama asıl mesele ağırlık değildir. Asıl mesele, o anın sorumluluğunu omuzlamaktır. Çünkü bazı anlar vardır… Ya tarih yazılır, ya tarih silinir. Seyit Onbaşı, o gün sadece bir mermi kaldırmadı. Bir milletin düşmeye yüz tutmuş kaderini yerden kaldırdı.
Ve bir başka kritik an… Emir yok. Beklemek mümkün. Geri çekilmek makul. Ama o beklemedi. Mustafa Kemal, inisiyatif aldı. Karar verdi. Ve o kararla sadece askerleri değil, tarihin yönünü harekete geçirdi. “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum.” Bu bir askeri emir değil, bir ruhun manifestosudur. Çünkü o an verilen karar, sadece bir mevziyi değil, bir milleti ayakta tuttu. Eğer o an tereddüt edilseydi. Bugün başka bir dilde, başka bir kimlikle konuşuyor olabilirdik.
Çanakkale’nin en sessiz gerçeği ise açlıktır. Ne destanlarda çok yer alır, ne nutuklarda uzun uzun anlatılır. Bir parça ekmek. Bir tas çorba. Bazen biraz hoşaf. …Bugün “yetersiz” dediğimiz şey, onların hayatta kalma mücadelesiydi. Ama ilginçtir… Bedeni zayıflayan askerlerin ruhu büyüyordu. Çünkü insan bazen en çok yoklukta kendini bulur.
Ve savaşın ortasında bile insanlık ölmedi. Aynı siperin iki tarafında, birbirine kurşun sıkan insanlar… Bazen ateşkes yaptı. Yaralıları birlikte taşıdı. Sigarasını paylaştı. Bu, Çanakkale’nin en çarpıcı gerçeğidir: İnsan, en karanlık anında bile tamamen kaybolmaz.
Çanakkale aslında bir yok etme savaşı değildi. Bir durdurma savaşıydı. Ama o durdurma… Dünyanın akışını değiştirdi. İstanbul düşmedi. Zaman kazanıldı. Dengeler değişti. Ve o zaman, bir milletin yeniden doğuşunun ilk nefesi oldu.
Şimdi kendimize dürüst bir soru soralım: Biz Çanakkale’yi gerçekten anlıyor muyuz… Yoksa sadece anıyor muyuz? Çünkü Çanakkale, geçmişte kalmış bir hikâye değildir. O, her zor durumda yeniden yazılması gereken bir duruştur. Bugün mesele savaşmak değil. Ama mesele hâlâ aynı: Vazgeçmek mi, direnmek mi? Çanakkale bize cevabı çoktan verdi. Sessizce… ama sarsıcı bir şekilde: “İmkânsız diye bir şey yoktur. Sadece henüz göze alınmamış bedeller vardır.
