GÖKYÜZÜNE BAKAN BİR ÇOCUĞUN MEKATRONİK YOLCULUĞU

Bazen bir öğrencinin basit görünen bir sorusu, insanı yıllar öncesine götürür; çocukluk düşlerini, kırılma noktalarını, karar anlarını yeniden düşündürür. Kimi zaman sınıfta, kimi zaman bir e-posta kutusunun sessiz satırlarında başlayan bu yolculuk, kişinin hayat hikâyesinin yeniden yorumlanmasına vesile olur. Geçtiğimiz günlerde ETME 1100 dersimdeki öğrencilerimden Chloe Mondido, bir ödev kapsamında benimle söyleşi yapmak istediğini belirten bir e-posta gönderdi. Bu söyleşinin içeriği öylesine derindi ki, yalnızca bireysel bir konuşma olarak kalmaması gerektiğini düşündüm. Çünkü sorular, yalnızca bir akademisyenin geçmişini değil, aynı zamanda bir meslek tarihinin, bir ülkenin gelişim sürecinin ve teknolojinin dönüşümünün izlerini taşıyordu. Bu nedenle, bu köşe yazısında Chloe'nin sorularına verdiğim cevapları ve bu cevapların ardındaki yaşam öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Mühendislik ve mekatronik alanını seçme kararınız nasıl oluştu?”

Çocukluk yıllarımda gökyüzünde bir uçak gördüğümde içimde tarif edilemez bir heyecan oluşurdu. O dönemde, yani 1960’lı yılların ilk yarısında, gökyüzünde uçak görmek bugünkü kadar sıradan değildi. Bir uçak sesi duyduğumda hemen dışarı koşar, kafamı göğe kaldırır ve o metal kuşun süzülüşünü izlemeye çalışırdım. Uçakların nasıl uçtuğunu merak eder, onların mekanik yapısının sırlarını çözmek isterdim.

İlkokul çağlarındayken uçakları kullananların “pilot” olduğunu öğrendiğimde, o an içimde kesin bir karar doğdu: “Ben büyüyünce pilot olacağım.” Ortaokul ve liseyi hep bu hayallerle okudum. Ancak üniversiteye geldiğimde, Türkiye’de uçak mühendisliği ya da mekatronik gibi bölümlerin olmadığını gördüm. Araştırmalarım beni en yakın disiplinlere yönlendirdi: makine mühendisliği veya elektrik-elektronik mühendisliği. Böylece yönümü makine mühendisliğine çevirdim.

Bu karar, aslında gelecekteki akademik kimliğimin ana temel taşıydı. Çünkü ileride mekatronik olarak adlandırılacak disiplinler arası yapı, o günlerde parça parça zihnime işlenmeye başlamıştı.

“UTC’de mekatronik alanında ders vermeye nasıl karar verdiniz?”

Makine Mühendisliği eğitimim için 1972’de Almanya’ya, Kassel Üniversitesi’ne gittim. O dönemde Almanya’da mühendislik eğitimi yalnızca teorik değil, güçlü endüstriyel staj yapmayı zorunlu kılan bir sistem üzerine kuruluydu. Bir yıl sanayi stajına başladım. Ancak 1973’te aldığım ani fakat isabetli bir kararla Türkiye'ye dönerek ailemin yaşadığı Elazığ’daki Fırat Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’ne kaydoldum ve 1977 yılında bölümü birincilikle tamamladım.

Sonrasında İstanbul Teknik Üniversitesi Nükleer Enerji Enstitüsü’nde yüksek lisansımı yaparak 1979’da nükleer mühendis oldum. Ardından doktora araştırmalarım için Almanya’da Karlsruhe Üniversitesi’nde iki yıl çalıştım ve 1983’te doktora derecemi aldım.

İşte bu yıllarda bilgisayarlar hayatıma girdi. 1981’de doktora deneylerimi yapmak için Sinclair ZX 81 isimli bir mikro bilgisayar satın aldım. Bugünün işlemci gücüyle kıyaslandığında son derece sınırlı olan bu cihaz, o dönem için laboratuvarımın beyni olmuştu. Türkiye’ye döndüğümde bu bilgisayarı da beraberimde........

© Günışığı Gazetesi