PORSELEN BEBEKLER
Geçenlerde bir hikâye okudum; 8 yaşına kadar annesi "tehlikeli" dediği için merdiven inmemiş bir çocuktan bahsediyordu. İlk kez basamaklarla karşılaştığında dizlerinin bağı çözülmüş, olduğu yere yığılmış. Sadece fiziksel bir çöküş değil bu; bir özgüvenin, bir hayatta kalma refleksinin daha doğmadan boğuluşunun resmi.
Biz bu çocuklara "Porselen Bebekler" diyoruz. Üzerlerine titrediğimiz, vitrinin en üst rafına koyduğumuz, rüzgâr değmesin diye pencereleri sıkı sıkı kapattığımız o güzel çocuklar... Peki, biz onları hayattan korurken aslında onları hayattan çalıyor olabilir miyiz?
Sevgi mi, Sabotaj mı?
Bir ebeveynin "Ya bir şey olursa?" korkusu dünyanın en saf ama en tehlikeli duygusudur. Çünkü bu korku kontrolden çıktığında, çocuğa verilen gizli mesaj şudur: " Dünya korkunç bir yer ve sen onunla baş edemeyecek kadar zayıfsın."
Bugün sokaklarda, ofislerde, kafelerde "yetişkin porselen bebekler" görüyoruz. 30'lu yaşlarına gelmiş ama annesinin onayı olmadan iş değiştiremeyen, küçük bir eleştiride dünyası başına yıkılan, bedeni bir "tık" dese kendini en kötü hastalığın pençesinde sanan bir nesil. Psikologların "Dayanıksızlık Şeması" dediği bu durum, aslında iyi niyetle döşenmiş cehennem yollarının bir sonucu.
Antikırılgan Olmayı Unuttuk
Nassim Taleb’in harika bir kavramı vardır: Antikırılganlık. Bazı şeyler baskı altında bozulmaz, aksine güçlenir. Bağışıklık sistemimiz mikropla tanışmazsa gelişemez, kaslarımız ağırlık altında lifleri yırtılmazsa büyümez. Karakter de böyledir.
Düşmeyen çocuk, kalkmayı öğrenemez. Üzülmeyen çocuk, teselli bulmayı bilemez. Biz çocukların önündeki tüm taşları temizleyerek onlara düz bir yol sunuyoruz ama onları bozuk yollarda yürümekten mahrum bırakıyoruz. Sonra ilk tümsekte tekerlekleri fırladığında şaşırıyoruz.
Kalkan Değil, Liman Olmak
Ebeveynliğin tanımı değişmeli. Çocuğun önüne geçip gelen her darbeyi göğüsleyen bir "kalkan" olmak, onu sonsuza kadar çocuk bırakır. Oysa ihtiyacımız olan şey bir "liman" olmaktır. Bırakın fırtınaya çıksın, bırakın yelkeni yırtılsın, bırakın alabora olsun... Ama bilsin ki; yorulup geri döndüğünde sığınabileceği, yaralarını sarabileceği güvenli bir liman var.
Kök salmak için rüzgâr şarttır. Rüzgârda sallanmayan ağacın kökleri derine inme ihtiyacı duymaz. İlk fırtınada devrilmesi ise kaçınılmazdır.
Eğer siz de o porselen vitrinlerde büyütülenlerdenseniz, henüz geç değil. Hayat, steril bir laboratuvar değil; tozlu, çamurlu, gürültülü ama bir o kadar da muazzam bir panayır.
Hata yapma hakkınızı kullanın.
Dizinizin kanamasından değil, hiç koşmamış olmaktan korkun.
Çünkü kırılmayı göze almayan, asla bütünlenemez. Porselen bebeklerin hikayesi hüzünlüdür; çünkü onlar sadece izlerler. Oysa biz yaşamak için buradayız. Biraz tozlanmaya, biraz yorulmaya ve biraz da canımızın yanmasına değer.
Siz bugün kendi fanusunuzda küçük bir çatlak açmaya ne dersiniz?
