DELİ ADAM TEORİSİNİN SINIRLARI |
Gece yarısı zihne takılan sorular: Ya gerçekten deliyse? Ya bu bir taktik değil de bir düzen hâline geldiyse?
Gece yarısı bir cümle takılıyor zihne: Ya gerçekten deliyse? Ya değilse ama herkes öyle olduğuna inanıyorsa? Ya mesele akıl değil de aklın kasıtlı olarak bulanıklaştırılmasıysa? Ve daha kötüsü ya bu bir taktik değil, bir düzen hâline geldiyse?
Tarih bazen gürültüyle değil, tekrar eden bir fısıltıyla geri gelir. Bugün o fısıltının adı yine aynı: “deli adam.”
Richard Nixon bunu bir yöntem olarak tarif etmişti. Basit ama ürpertici bir fikir: Karşındaki seni rasyonel bir aktör olarak okuyamasın. Ne yapacağını kestiremesin. Hatta en kötüsünü yapabileceğine inansın. Böylece korku, diplomasinin yerini alsın.
Bu teori, en net biçimini Vietnam Savaşı sırasında buldu. Nixon, nükleer eşiğe oynayan bir lider izlenimi yaratmaya çalıştı. Ama hesap tutmadı. Ho Chi Minh geri adım atmadı. Savaş bitmedi—uzadı, yayıldı, derinleşti. Kamboçya’ya, Laos’a sıçradı. Yani “öngörülemezlik”, barışı hızlandırmak yerine çatışmayı genişletti.
Bugün benzer bir akıl yürütmenin, farklı bir coğrafyada yeniden sahnelenişini izliyoruz. Donald Trump, İran dosyasında tam olarak bu çizgide ilerliyor. Önce müzakere sinyali verip ardından askeri operasyon düzenlemek bir tutarsızlık değil; aksine, stratejinin özü. Mesaj açık: “Ne yapacağımı bilemezsin. O yüzden en kötüsüne hazır ol.”
Buraya kadar bakıldığında, teori kendi içinde tutarlı görünüyor. Ama mesele zaten teorinin mantığı değil; sonuçlarının yönü.
İki Taraflı Bir Denklem
“Deli adam” stratejisi tek taraflı işlemez. Karşı tarafın zihninde ne yarattığı belirleyicidir. Eğer muhatap bu öngörülemezliği gerçek bir risk olarak görürse, geri çekilebilir. Ama eğer bunu bir blöf ya da kontrol edilebilir bir agresyon olarak okursa, o zaman bambaşka bir dinamik devreye girer: direnç.
Vietnam’da olan buydu. Bugün İran’da ortaya çıkabilecek olan da bu.
Üstelik bugünkü tablo daha kırılgan. Çünkü bu kez mesele yalnızca konvansiyonel savaş değil; nükleer eşik. Böyle bir ortamda öngörülemezlik, caydırıcılıktan çok yanlış hesaplama üretme potansiyeline sahip.
Burada kritik bir ayrım daha var: Bu strateji müttefikler ve rakipler üzerinde aynı etkiyi yaratmıyor. NATO örneğinde görüldüğü gibi, müttefikler çoğu zaman bu baskıya uyum sağlar. Belirsizlik, onları hizaya getirir. Ama rakipler için aynı şey geçerli değildir. Onlar belirsizliği tehdit olarak değil, hazırlanılması gereken bir senaryo olarak okur.
Bu da şu sonucu doğurur: Daha fazla savunma, daha fazla silahlanma, daha az güven.
Yani aslında “deli adam”, karşı tarafı masaya zorlamaktan çok, onu daha sert bir pozisyona iter.
Sürdürülebilirlik Sorunu
Bu noktada teorinin en zayıf halkası ortaya çıkar: sürdürülebilirlik. Çünkü öngörülemezlik sürekli tekrarlandığında ya normalleşir ya da çözülür. Karşı taraf bir süre sonra liderin sınırlarını test etmeye başlar. Blöfse ortaya çıkar. Gerçekse, zaten geri dönüşü olmayan bir noktaya girilmiştir.
Her iki durumda da risk büyür.
Nixon’ın sonu bunu gösterdi: 1974’te istifa ettiğinde, Kuzey Vietnam onun “çılgınlığının” blöf olduğunu çoktan çözmüştü. Trump’ın bugünkü stratejisi de aynı riski taşıyor. İran liderliği, Nixon’ın Kuzey Vietnamlıları kandıramadığı gibi, Trump’ın blöfünü de çözerse ne olacak?
Dünya Gazetesi’nden Prof. Dr. Ragıp Kutay Karaca’nın yerinde tespitiyle, “Deli görünmenin sınırlı avantajlar sağladığı söylenebilir. Ancak bu strateji uzun vadede ülkesinin dış politika çıkarlarına hizmet etmeyecek gibi.” Zira Avrupa’nın ABD’den bağımsız savunma yapılanmasına yönelmesi, Ukrayna’da çözümsüzlük, İran’ın nükleer silaha sarılması… Bunların hepsi, teorinin “başarı” hanesine yazılan NATO harcamalarının ötesinde, uzun vadeli stratejik kayıplar olarak karşımızda duruyor.
Bir Stratejiden Düzene
Bu yüzden mesele “işe yarıyor mu, yaramıyor mu” sorusundan daha karmaşık. Asıl mesele şu: Ne tür bir dünya inşa ediyor?
Kısa vadede sonuç üreten bir yöntem olabilir bu. Müttefikleri hizaya sokabilir, pazarlık gücünü artırabilir. Ama uzun vadede sistemin kendisini aşındırır. Güvenin yerini şüphe, öngörülebilirliğin yerini refleks alır.
Ve belki de en tehlikelisi şu: Bu strateji başarısız olduğu için değil, kısmen başarılı olduğu için tekrar eder.
Çünkü kısa vadeli kazançlar, uzun vadeli maliyetleri görünmez kılar.
Oysa tarih, özellikle de Nixon’ın mirası, başka bir şey söylüyor: Öngörülemezlik bir silah olabilir. Ama aynı zamanda bir zehirdir. Dozu kaçtığında, sadece rakibi değil, oyunun kendisini de zehirler.
Trump’ın İran saldırısı, deli adam teorisinin 21. yüzyıldaki en radikal uygulamasıydı. Ancak bu uygulama, Nixon’ın Vietnam’da yaptığı gibi, yalnızca bir strateji olarak kalmıyor. Giderek bir düzene dönüşüyor: Öngörülemezliğin öngörülebilir hale geldiği, korkunun sistemin yakıtına dönüştüğü bir düzen.
Ve o noktada artık kimsenin aklıyla değil, herkesin korkusuyla hareket ettiği bir düzene girilir. Trump’ın İran’a verdiği 48 saatlik süre, sadece diplomatik bir nota değil, deliliğin işe yarayıp yaramamasını da gösterecek.