GÜLİSTANIN GÜLLERİ ELAZIĞ BÜLBÜLLERİ -I

Elazığ'ın sokaklarında, adları kayıtlara geçmeyen; divaneler, abdallar, meczuplar ve deliler yaşardı.

Onlar, şehrin fazlalığı değil; emanetiydi.

Bir çınarın gölgesine düşen son yaprak gibi sessiz, bir çeşmenin taşına sinmiş dua gibi görünmez, bir minarenin ezan öncesi yalnızlığı gibi hüzünlüydüler.

Kimi, omzunda ömrün eskittiği yamalı bir hırka taşırdı;

Kimi. elinde kırık bir baston.

Kiminin saçları rüzgâra emanet, kiminin bakışları bu âleme değil başka bir menzile dönüktü.

Ama hepsinin yüzünde, insanın içine işleyen delici bir bakış vardı.

Onların evi bir damın altı değil, bütün bir şehirdi.

Sokaklar onların yastığı, çarşı onların aynası, postane merdivenleri onların döşeğiydi.

Fırıncı, tandırın sıcak soluğunu taşıyan ilk ekmeği onlara verirdi.

Esnaf, dükkânının önünden geçerken avuçlarına birkaç kuruş değil, bir şehrin vefasını bırakırdı sessizce.

Kimse bunu sadaka saymazdı.

Çünkü onlar şehre emanetti.

Halk, onların akılla açıklanamayan hâllerine bakarken bazen bir velinin sırrını, bazen bir peygamber kıssasının izini görürdü.

Sözleri çoğu zaman yarım kalırdı...

Çünkü herkes bilirdi: hakikat her zaman düzgün cümlelerle yürümez.

Bazen de bir delinin yarım kalmış sözünde, kırık dökük kahkahasında, boşluğa dikilmiş gözlerinde ansızın kendini ele verir.

Bir bakardık ki bir meczup, çarşının tam ortasında ansızın haykıryor

Herkes telaşla etrafına bakardı.

Hangi dükkân tutuştu, hangi han çöktü, hangi damdan alev yükseldi diye…

Oysa yanan ne kerestedir ne kumaş.

Yanan, insanların kalbinde son közünü saklayan merhamettir.

Yanan, komşunun komşuya........

© Günışığı Gazetesi