İDEAL ŞEHİR VE KENTLEŞME |
Çoğumuz ideal kenti rahat iklim koşullarının hakim olduğu, büyük nehirler, koylar, dağ sıraları gibi heyecan verici fiziksel özelliklere sahip bir şehir olarak hayal ederiz. En sevdiğimiz kentler sorulduğunda genellikle tarihi dokusunu ve karakterini günümüze taşıyabilmiş şehirler aklımıza gelir. Paris, Venedik, Barselona veya Londra'yı, hatta daha eski ve iyi korunmuş kentleri düşünürüz. Ama aslında ideal kent, tarihi bir kitaptan bir sayfa değil; değişik katmanlardan oluşan, geçmişi toplumun enerjisiyle birleştiren canlı ve çağdaş bir bütündür.
“İdeal kent” olgusu, pek çok medeniyette çok sayıda filozofun, ressam ve mimarın çalışmalarında yer almış ve tarih boyunca şehirlerin “ideal” olma özelliği; yaşayanlarının ahlaki, manevi ve yasal niteliklerinin yanı sıra şehrin binaları, sokak yerleşimi gibi kentsel yapılarıyla değerlendirilmiş. Plato, ideal kent yapısını devlet ve demokrasiyle beraber tanımlarken Rönesans dönemi ressamları kentin fiziksel görünümü ön plana çıkarmış. Bu dönemin resimlerinden Urbino, Baltimore ve Berlin perspektif serisi, ideal şehir düşüncesinin gelişimini ve kentsel alanın sistematik dönüşümü çok iyi yansıtır. Urbino Paneli’nde tanımlanmış şehir vizyonu, 15. yüzyıl için çok moderndir ve mimari çok daha tekdüzedir (uniform). Simetrik meydanın merkezine dairesel tapınak hakimdir. Baltimore Paneli’ne baktığımızda kentin modern karakterinin kaybolduğunu ve ideal şehrin teatral olarak ele alındığını görüyoruz. Meydan, sembolik dört kolon ile dramatikleşmiş ve de kentin zemini iki değişik kotta ele alınmış. Eklektik cepheli binalar üst kotta, meydan ve yollar alt kotta düşünülmüş. Berlin Paneli’ni incelediğimizde ise ideal kente dönemin........