KANSERE GÜLÜMSEYEN ADAM |
Amed’in taşları sadece tarih taşımaz; insanın içinden geçenleri de saklar. Sur içi bir yer değildir yalnızca; insanın kendiyle karşılaştığı, bazen kaçtığı, bazen de yakalandığı bir derinliktir. Ve o derinliğin içinde dört isim dolaşırdı: Doğan, Ahmet, Celal, Fuat. Onlar bu kentin sokaklarında büyümedi sadece; bu kentin damarlarına sızdılar, oradan beslendiler, oradan çoğaldılar ve oradan kahkaha olarak geri döndüler. Bu bir arkadaşlık hikâyesi değildi; bu, hayatın kendisiyle oyun oynayan dört ay
Şehrin İçinde Açılan Gerçek
Amed’in sabahları sessiz başlamaz. Taş duvarlar geceyi içinde tutar, sabah ise onu yavaş yavaş geri verir. Uzakta bir ezan sesi taşlara çarpar, bir çocuğun ayak sesi dar sokaklarda yankılanır, eski bir kapının gıcırtısı havaya karışır. Sur içi uyanıyor gibi görünür ama aslında hiç uyumamıştır; her sokak bir şey fısıldar, her köşe başı bir hikâyeyi yarım bırakır. Ve o hikâyelerden birinin içinde Doğan yürüyordu. Onu ilk gördüğünde hasta olduğunu anlamazdın; yürüyüşünde bir eksiklik yoktu ama dikkatli bakınca fazlalık vardı onda: fazla bir açıklık, fazla bir canlılık. Sanki hayat, onda biraz daha yoğun akıyordu. Sonra o kelime geldi: kanser. Önce bir fısıltı gibi yayıldı, sonra bir gerçek gibi çöktü. Hastane koridorları, antiseptik kokular, beyaz duvarların soğukluğu… Doktorun dudaklarından dökülen cümle odadaki herkes için aynıydı ama herkesin içine farklı düştü: Boynunun derinlerinde, sessizce büyüyen bir hikâye vardı. Tiroidde başlayan o küçük değişim, zamanla görünmez bir akış gibi lenf düğümlerine ulaşmış, bedenin haritasında beklenmedik bir yol açmıştı. İnsan çoğu zaman içindeki hareketi ancak dışarıya taştığında fark eder; onunki de öyle olmuştu.
Zaman çoğu insan için o an ikiye ayrılır, öncesi ve sonrası. Ama Doğan’da zaman bölünmedi, derinleşti. Herkes onun yüzüne baktı; bir kırılma, bir çöküş, bir itiraz bekledi. Doğan sadece baktı ve gülümsedi. Bu, anlamayanın değil, fazlasıyla anlayanın gülümsemesiydi. O an bir şey yer değiştirdi: kanser Doğan’ın bedenine yerleşti ama Doğan kanserin anlamına yerleşti ve orada kalmaya karar verdi.
Gece, Sessizlik Ve Bedenin Sesi
Gece Sur içinden farklı geçer; gündüzün sesi çekildiğinde geriye insanın kendi sesi kalır. Doğan o gece uyuyamadı. Boynunun içinden başlayan bir sızı yavaşça omuzlarına yayıldı; ne keskin ne de silikti ama inatçıydı. Karanlıkta gözlerini açtı; ne Ahmet’in sesi vardı ne Celal’in kahkahası ne Fuat’ın keskin cümleleri. Uzakta bir köpeğin havlaması, rüzgârın dar sokakta sürüklediği bir kâğıt sesi… sonra yine sessizlik. Sadece kendisi ve bedeninin içindeki o yabancı. Elini boynuna götürdü, hafifçe bastırdı: “Buradasın…” Tam o anda içinden bir soru geçti, kısa ama keskin: “Ya bitiyorsa?” Bu soru orada kaldı. Ne büyüdü ne küçüldü. Sadece oradaydı. Doğan onu kovmadı. Sadece dinledi. Ve ilk kez hiçbir şey yapmadan acının yanında durdu.
Gülüşün içinde kırılan zaman sessizdi. Sabah ışığı taş duvarlara çarptığında aynanın karşısındaydı. Yüzü değişmişti; göz altları derinleşmiş, teni solmuştu. Kaçmadan baktı kendine. Sonra gülümsedi. Bu bir teselli değil, bir teslimiyet de değildi. Sadece “buradayım” demenin başka bir biçimiydi. “Tamam,” dedi, “bugün de buradayız.”
İlk günler telefonlar susmadı. “Nasılsın?” sorusu tekrarlandı. Cevap hep aynıydı: “Kanserim.” Ama bu kelime bir çöküş değil, bir farkındalıktı. Sanki beden uzun süredir........