Gıda Alanında Sermayenin Hakimiyetini Neden Kırmamız Gerekiyor?

Tohumdan rafa kadar her halkayı bir avuç büyük şirket sıkıca tutuyor. Aralarındaki kar makası büyüdükçe, kamu kurumları bu yapıyı dengelemek yerine onunla uyum içinde çalışıyor. Faturası açık, gıda enflasyonu emekçinin maaşını da emeklinin emekli aylığını da çiftçinin alın terini de eritiyor. Halk sağlığı geriliyor. Üreten köylü kendi toprağında yalnızlaşıyor.

Türkiye'nin Gıda Pazarını Sermaye Nasıl Kontrol Ediyor?

Tohum, tarım ilacı ve genetik patentler dünya ölçeğinde “Büyük Dörtlü” diye anılan dört dev şirketin elinde. Hibrid mısır ve soya tohumunun yüzde 50 ile 70'i, tarım ilacının yüzde 60 ile 70'i tek başına bu dört oyuncuda toplanmış durumda. Türkiye'ye bu tahakküm iki yoldan giriyor. Bir, doğrudan ithalat. İki, hibrid sertifikalı tohumun iç piyasada yer edinmesi. Çiftçi tarlasını ekerken bile, ekonomik olarak bu dört sermayenin gölgesinde çalışıyor. İşin özü bu.

Sözleşmeli tarım, yani çiftçinin ekeceği ürünü ve fiyatını şirketle önceden anlaşma yaparak üretmesi pamuktan salçaya, şeker pancarından süte ve kanatlıya kadar uzanan zincirlerde küçük üreticiyi yavaş yavaş kendi toprağında işçileştiriyor. Sözleşme kısa vadede gelir güvenliği veriyor, doğru. Ama uzun vadede neyin, nasıl, hangi fiyata üretileceğine artık sermaye karar veriyor. Toprak köylünün, kararsa sermayenin oluyor.

Şimdi markete bakıyorum. Türkiye'de organize gıda perakendesi, yani büyük zincir marketler, birkaç indirim zincirinin ve birkaç büyük oyuncunun çevresinde toplanmış. En büyük dört indirim zinciri marketi, organize perakendenin yüzde 50'sini rahatlıkla aşıyor. Bu yoğunlaşmanın üç sonucu var. Birincisi, küçük üreticinin marketle pazarlık etmesi mümkün değil, alıcı gücü tek taraflı. İkincisi, rafta yer almak için ödenen listeleme ücretleri........

© Gerçek Gündem