Tüm dünyanın dikkatli bir biçimde izlediği Brezilya seçimleri sonuçlandı. Solcu aday Lula de Silva, çok az bir farkla Jair Bolsonaro’yu geride bıraktı ve Brezilya’nın yeniden devlet başkanı oldu. Bundan sonrasında ne yaşanacağına dair bir tahmin yürütmek için henüz erken olsa da şimdiye kadar yaşananlara dair genel bir çerçeve çizilebilir.

21. Yüzyılın başında, sol ve sosyalizm adına Brezilya İşçi Partisi’nin önemli beklenti yarattığı söylenebilir. Öncelikle Lula, 1979 yılında Sao Paulo’da yaşanan büyük metal grevinin işçi önderlerinden biridir ve işçi kökenli olması, bu havayı yaratan önemli unsuların başında gelmektedir. Bir diğeri PT’nin solun büyük bölümünü bünyesinde birleştirebilme yeteneğidir. Kendisini ‘yeni bir parti modeli’ olarak sunmuş ve ardından iktidara taşıyabilmiştir.

Diğer taraftan Brezilya, güçlü bir toplumsal hareket geleneğine sahiptir. Topraksız Köylü Hareketi, kent yoksullarını Kurtuluş Teolojisi ekseninde örgütleyen “Katolik Taban Toplulukları”, evsizler hareketi (MTST), baraj yapımından zarar görenler hareketi (MAB), toprakları ve hayat tarzları saldırı altında olan yerli hareketi, kadın hareketi, çevre hareketi vb. pek çok hareket vardır. Bu hareketler Brezilya’nın neoliberalleşme sürecinde yıllarca parçalı direnişlerde bulunmuş ve siyasal temsiliyet alanında ise Lula ve İşçi Partisi’ni desteklemiştir.

Tüm bu desteklerle birlikte Lula 2002 yılında iktidara geldi. Lula’nın ilk iktidar pratiklerinin oldukça tartışmalı olduğu ve partisinin kimi tarafları da dahil olmak üzere özellikle toplumsal hareketler tarafından eleştirildiği bilinmektedir. Genel eğilim Lula’nın neoliberalizme teslim olduğu ve Brezilya’nın neoliberalleşmesine karşı çıkmak bir yana, uyguladığı yönündedir. 2010 yılında devlet başkanlığını, yerine aday gösterdiği Dilma Rousseff kazanmıştır. 2014 yılında ikinci defa devlet başkanı seçilmesine rağmen Dilma Rousseff, rüşvet ve yolsuzluk davalarıyla karşı karşıya kalmış ve 2016 yılında görevden alınmıştır.

Lula’nın seçilmesine önemli katkı sunan eski toplumsal hareketler bu dönemlerde önemli ölçüde zayıflamıştır. Ancak 2013 Haziran’ında ‘Brezilya Baharı’ olarak da anılan toplumsal patlamalarla birlikte yeni dinamikler ortaya çıkmıştır.

Bolsonaro’nun neofaşist olup olmadığı konusunda birkaç yıldır süren bir tartışma vardır. Nasıl tanımlanacağı konusu bir kenara bırakılırsa, yükselişinin temelde üç ana eğilim etrafında geliştiği söylenebilir. Bunlardan ilki PT içerisindeki görüştür ve temel olarak 2013 Haziran günlerinin bir muhafazakarlaşma dalgası yarattığını, Dilma Rousseff hükümetinin devrilmesine neden olduğunu ve Lula’nın tutuklanmasına yol açtığını söylemektedir. Başka bir deyişle Bolsonaro ve iktidarı, PT’nin önderlik ettiği koalisyon hükümetine ve onun ilerici reformlarına karşı ortaya çıkmıştır. Reaksiyoner ya da tepkisel bir özellik taşır.

Bir diğer görüş, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSOL), Birleşik Sosyalist İşçi Partisi (PSTU) ve solun diğer kesimlerinin dile getirdiği görüştür. Buna göre 2013 Haziran günleri ve yaşanan toplumsal patlama, demokrasi yönünde atılan ilerici bir adımdır. Ancak Bolsonaro iktidarı, PT’nin başarısızlıklarının ve belki de ihanetinin bir sonucu olarak yükselmiştir.

PSOL içinde çoğunlukta olan üçüncü görüş ise 2013 Haziran günlerinin toplumsal olarak demokratik bir yönde olduğunu ancak 2015-16 yılında yaşanan eylemlerin gerici bir nitelik taşıdığını belirtir. Buna göre Dilma Roussef hükümetinin ekonomik durgunluğa ve kemer sıkmaya yol açan politikaları, özellikle işçiler arasında umutsuzluğa yol açmıştır ve PT liderliğinin başarısızlığıyla birlikte Bolsonaro yükselmiştir.

İktidarda olduğu sürece Bolsonaro’nun uygulamaları bilinmektedir. Amazon ormanlarının amansızca yağmalanması bunların başında gelmektedir. Bu iktidar aynı zamanda Lula’nın ilk dönem iktidarında (2002-2010) önemli ölçüde düşüş yaşanan yoksulluk ve eşitsizliği yeniden arttırmıştır. Yerli hareket başta olmak üzere farklı toplumsal kesimden grupların haklarını sürekli baltalamıştır. En önemlisi, sık sık ‘Covid pandemisini en kötü biçimde yöneten iktidar’ olarak anılmasıdır. Felaket denilebilecek bir yönetim şekli ortaya serilmiş, birçok yerde hastaneler kullanılmaz duruma gelmiş, sağlık sisteminin çökmesi bile söz konusu olmuştur. Ve bunun sonucunda 600.000’den fazla insan hayatını kaybetmiştir.

2019 yılında tahliye edilmesinin ardından Lula, yaklaşık üç yıldır Bolsonaro karşısında bir seçim kampanyası yürütmekteydi. Siyaset düzleminin giderek iki kutup halinde keskinleşmesiyle birlikte ittifak temelinde adaylıklar gündeme geldi ve genel itibariyle ‘sağcı Bolsonaro’ya karşı ‘solcu Lula’nın öne çıktığı bir seçim süreci yaşandı.

Tam burada sorulması ve öne çıkarılması gereken birkaç nokta vardır. Özellikle 2016’da Trump’ın ABD’de başkan seçilmesiyle ‘sağ popülizm’, ‘neo faşizm’ ve ‘otoriter popülizm’ gibi kavramlar da yükselişe geçmiş ve tartışılagelmiştir. Tıpkı Trump gibi Bolsonaro’nun da seçimi kaybettiğinde gitmeyeceği yönünde çeşitli söylemler ortaya çıkmıştır. Seçimi kazanmak için devlet olanaklarını seferber etmeye çalışsa da şimdilik görünen tersi yönündedir.

Bolsonaro, tıpkı Trump, Orban, Mudi gibi, neoliberalizme karşı gelişen ayaklanmalardan sonra yükselen karşı tepkiselliği örgütlemeye gayret etmiştir. Bu rejimlerin halihazırdaki durumlarının nasıl isimlendirileceği bir kenara bırakılırsa genel olarak siyasi ajandalarının faşizm olduğu ve siyasal düzlemi ‘faşistleştirmeye’ çalıştıkları söylenebilir. Ancak 2008 krizi sonrasında belki de ‘ilk dalga’ olarak anılabilecek faşist hareketlerin etkisi de sınırlı kalmış görünmektedir. Örneğin önemli temsilcileri (Trump ve şimdi Bolsonaro) iktidarı kaybetmiştir. Dahası Peru, Kolombiya, Şili gibi Latin Amerika ülkelerinde sol yükselişe geçmiş ve iktidara bile gelmiştir.

Tüm bunlar dünyadaki siyasal zeminin çalkantılı durumunu gösterir niteliktedir. Yekpare bir kutuplaşma ya da yönelim belirgin değildir. Örneğin Trump, Bolsonaro gibi liderler iktidarını kaybederken, İtalya’da sağcı ve faşist Giorgia Meloni ve partisi İtalya’nın Kardeşleri önemli ölçüde güçlenmiştir.

Diğer taraftan elbette Lula’nın ilk dönem pratiklerine bakıp sonrası için tahmin yürütülebilir. Bunun gerçekten sol olup olmadığı ya da ortaya çıkan krizli durumu aşıp aşamayacağı üzerine tartışılabilir. Ama buradaki temel sorun toplumsal meselelerde bireylerin karakteri ve niteliklerini öne çıkaran yaklaşımların analiz çerçevesi geliştirmekte daha öne çıkmasında yatmaktadır. Başka bir deyişle sorun Bolsonaro’nun ya da Trump’ın eğilimlerinde değildir. Ya da halihazırda kötü bir iktidar pratiği vermiş Lula’nın yapacaklarının önceden kestirilmesi de değildir. Her biri konjonktürel bir dönemde yetenekleri ve becerebildikleri ölçüde bir rol oynamıştır/oynamaktadır. Öne çıkması gereken ne söyledikleri ya da nasıl insanlar olduklarından daha çok dayandıkları toplumsal temeldir.

Brezilya örneğinden devam edersek her ikisinin de dayandığı toplumsal temeli belirleyen esas olarak toplumsal hareketlerdir. Özellikle 2010 ayaklanmalarından sonra toplumsal hareketlerle siyasal düzlem arasında önemli ilişkiler gelişmektedir. Nasıl bir ilişkinin geliştiğine dair belirtiler olsa da şu an tam açıklığıyla tanımlanabilecek durumda değildir. Diğer taraftan toplumsal hareketlerin etkisi de tek taraflı değildir. Başka bir deyişle sadece soldan yana yükselişe geçmemektedir. Aynı zamanda faşist hareketler de öne çıkmaktadır. Kısacası hem faşist hareketlerin ve genel olarak sağın lideri olarak ortaya çıkanlar, hem de solun temsilcileri olanlar siyasi arenayı ve bu büyük heterojen kalabalığı sürekli şekillendirmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla bitmiş ya da tamamlanmış olanı konuşmak için henüz erkendir. Aynı şekilde verili ya da konjonktürel durumlardan elde edilen ön kabulleri tüm zamanlar için geçerli kılmak da bir o kadar eskimeye başlamıştır.

QOSHE - Yener Çıracı yazdı: Brezilya seçimi üzerine notlar: Sol ne kadar kazandı, faşizm ne kadar kaybetti? - Konuk Yazar
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Yener Çıracı yazdı: Brezilya seçimi üzerine notlar: Sol ne kadar kazandı, faşizm ne kadar kaybetti?

5 3 1
31.10.2022

Tüm dünyanın dikkatli bir biçimde izlediği Brezilya seçimleri sonuçlandı. Solcu aday Lula de Silva, çok az bir farkla Jair Bolsonaro’yu geride bıraktı ve Brezilya’nın yeniden devlet başkanı oldu. Bundan sonrasında ne yaşanacağına dair bir tahmin yürütmek için henüz erken olsa da şimdiye kadar yaşananlara dair genel bir çerçeve çizilebilir.

21. Yüzyılın başında, sol ve sosyalizm adına Brezilya İşçi Partisi’nin önemli beklenti yarattığı söylenebilir. Öncelikle Lula, 1979 yılında Sao Paulo’da yaşanan büyük metal grevinin işçi önderlerinden biridir ve işçi kökenli olması, bu havayı yaratan önemli unsuların başında gelmektedir. Bir diğeri PT’nin solun büyük bölümünü bünyesinde birleştirebilme yeteneğidir. Kendisini ‘yeni bir parti modeli’ olarak sunmuş ve ardından iktidara taşıyabilmiştir.

Diğer taraftan Brezilya, güçlü bir toplumsal hareket geleneğine sahiptir. Topraksız Köylü Hareketi, kent yoksullarını Kurtuluş Teolojisi ekseninde örgütleyen “Katolik Taban Toplulukları”, evsizler hareketi (MTST), baraj yapımından zarar görenler hareketi (MAB), toprakları ve hayat tarzları saldırı altında olan yerli hareketi, kadın hareketi, çevre hareketi vb. pek çok hareket vardır. Bu hareketler Brezilya’nın neoliberalleşme sürecinde yıllarca parçalı direnişlerde bulunmuş ve siyasal temsiliyet alanında ise Lula ve İşçi Partisi’ni desteklemiştir.

Tüm bu desteklerle birlikte Lula 2002 yılında iktidara geldi. Lula’nın ilk iktidar pratiklerinin oldukça tartışmalı olduğu ve partisinin kimi tarafları da dahil olmak üzere özellikle toplumsal hareketler tarafından eleştirildiği bilinmektedir. Genel eğilim Lula’nın neoliberalizme teslim olduğu ve Brezilya’nın neoliberalleşmesine karşı çıkmak bir yana, uyguladığı yönündedir. 2010 yılında devlet başkanlığını, yerine aday gösterdiği Dilma Rousseff kazanmıştır. 2014 yılında ikinci defa devlet başkanı seçilmesine rağmen Dilma Rousseff, rüşvet ve yolsuzluk davalarıyla karşı karşıya kalmış ve 2016 yılında görevden alınmıştır.

Lula’nın seçilmesine önemli katkı sunan eski toplumsal hareketler bu dönemlerde önemli ölçüde zayıflamıştır. Ancak 2013 Haziran’ında ‘Brezilya Baharı’ olarak da anılan toplumsal patlamalarla birlikte yeni dinamikler ortaya çıkmıştır.

Bolsonaro’nun neofaşist olup olmadığı konusunda birkaç yıldır süren bir tartışma vardır. Nasıl tanımlanacağı konusu bir kenara bırakılırsa, yükselişinin temelde üç ana eğilim etrafında geliştiği söylenebilir. Bunlardan ilki PT içerisindeki görüştür ve temel olarak 2013 Haziran günlerinin bir muhafazakarlaşma dalgası yarattığını, Dilma Rousseff hükümetinin devrilmesine neden olduğunu ve........

© Gerçek Gündem


Get it on Google Play