Tülin Tankut

Ülkemizde de gösterilen İngiliz yönetmen Paul Greengrass‘ın ,senaryosunu da yazdığı “22 July” adlı filmi (2018) , Norveç’te 22 Temmuz 2011’de Anders Behring Breivik’in yaptığı toplu katliamı anlatıyor. Filmi hatırlanmaya değer kılan özelliğiyse, kestirmeden söylemek gerekirse, İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyanın hemen her yerinde örneklerini gördüğümüz ve gördüğümüzde dehşete düştüğümüz katliamlardan, en büyüğü olması hasebiyle unutamadığımız Yahudi soykırımının yinelenmesi tehlikesinin ortadan kalkmış olmadığı konusunda bizi uyarması.

Filmin başında olayın faili Breivik’i, annesiyle birlikte yaşadığı ıssız çiftlikte, patlayıcı madde hazırlarken görürüz. Gencin ilk hedefi, Oslo’daki hükümet binasıdır. Orayı bombalayıp geriye 8 ölü bıraktıktan sonra polis kılığıyla ve elinde patlayıcı maddeyle dolu bavullarla, Oslo’ya 40 km. uzaklıktaki Utoya adasına gider. Bu kez hedef, Norveç İşçi Partisi’nin Gençlik Kampı’nda toplanmış 13-25 yaş aralığındaki kızlı erkekli 600 gençtir. Kampa Başbakan ve Adalet Bakanı da davet edilmiştir. Başbakan danışmanlarıyla gençlere yapacağı konuşmanın metnini gözden geçirirken genç işsizliği sorunu üzerinde duracağını belirtir. Breivik, her şeyden habersiz gençleri makineli tüfekle rastgele tarar; çoğu çocuk 69 kişiyi katleder; arbede sırasında 200’den fazla kişi yaralanır. Breivik saldırı sırasında başta Marksistler olmak üzere; göçmenlere, İslam’a, liberallere, elitlere duyduğu düşmanlığı haykırmaktan da geri durmaz.

Yakalanıp cezaevine konulduktan sonra savunması için avukat ister. Yıllar önce bir Nazi Davası sırasında mahkemede tanıştığı avukatın ismini verir yetkililere. Avukat Geir onu hatırlamaz. Ama davayı kabul eder. İlk buluşmalarında Avukat, katledilenler için “çoğu çocuktu onların “der. Breivik eylemini savunur: “Haindi onlar. Yarının liderleri. Elitlerin çocukları. Onları (aileleri) can evinden (çocuklarından) vurmak istedim. “Avukatın yanıtı: “Ben İşçi Partisi’nin aktif bir üyesiyim. O halde ben de hainim.”Breivik sırıtır: “Sen istisnasın. ” Norveç ve Batının egemenliğini geri almak için bir savaş başlattığını söyler.

Polis, Breivik’in ailesini, çocukluğunu, geçmişini öğrenmek üzere harekete geçer. Anne, oğlu için “normal bir çocuktu; zeki, kibar” diyerek mükemmel bir çocuk portresi çizer. Eşinden ayrıldığı için onu tek başına büyütmüştür. Polisin soruları üzerine oğlunun bu eylemi yapacağından hiç şüphelenmediğini, silahları görünce ava çıkacağını sandığını söyler. Hali tavrı oğluna gözü kapalı inanmış olduğu izlenimini verir. Ancak polise, herkes kim olduğunu öğreneceği için mahkemede tanıklık etmeyeceğini söyler. Polis tam ayrılırken de “Ama o (oğlu) bir bakıma haklı; ülkenin gidişatı eskisi gibi değil” diyerek politik rengini açık eder.

Breivik’in tıbbı rapora göre akıl sağlığı yerinde değildir. Dolayısıyla rapor onun ceza çekmesini engelleyecektir. Kamoyunun buna tepkisi ne olur? Yetkililer kara kara düşünmektedir. Derken Breivik’in mahkemede konuşmasına izin verilir. Özellikle katliamdan sağ kurtulanlar ve ölenlerin yakınları, onun şov ve propaganda yapacağını ileri sürerek karara tepki gösterirler. Ama tartışma akabinde mahkemede mağdurların da konuşturulacağı önerisiyle sona erdirilir.

Breivik’i cezaevinde detektifin yaptığı sorgulama sırasında görürüz: Keyifle pizzasını yer, kolasını içer, espri yapar, soruları yanıtlarken. Detektif “yardım aldınız mı? “Diye sorar. “Ben sadece dişlinin bir çarkıyım; Haçlı Şövalyeleri’nin adı şerefine isimlendirilmiş Tapınak Şövalyeleri’nin üyesiyim” der. İnsanlar ne yaptığını anlasın diye cezaevinde 1500 sayfalık Manifesto’sunu yazmıştır. Detektifle adeta pazarlığa oturur gibi hükümete taleplerinin iletilmesini ister; bunların arasında İslam’ın Avrupa’dan çıkarılması da vardır. Talepleri karşılanırsa saldırı yapılmayacağı sözü verir. Tabii, talepleri karşılanmaz, onu yakından izleyen Başbakan’ın sağduyulu tutumu ve kamuoyuna verdiği demeç yürekleri ferahlatır: “Bizim demokrasimizi tiranlığa dönüştürmek istiyor; buna karşı hukuku kullanarak mücadele edeceğiz”

Breivik akıl sağlığının yerinde olduğu inancıyla yaptıklarından sorumlu tutulmak istediğini beyan eder. Esip gürler; “etnik, yerel, bölgesel ve kültürel haklarından yoksun bırakılmış bütün Avrupalılar adına konuşuyorum” diyerek katliamının siyasi niteliğini över. Avukatı hazırlıklıdır. Breivik’in Manifestosu’ndaki isimlerden birini bulur. Orta yaşın üzerindeki adam, Breivik’le internette tanıştıklarını, dünya görüşlerinin aynı olduğunu, kendilerini çok güçlü hissettiklerini söyler avukata. Dediğine göre, ABD ve Avrupa’da birlikte çalışan çok sayıda örgüt vardır. Sözlerini, “dünyaya korku ve öfke egemen, bu yüzden yarınlar bizim olacak” diye bitirir.

Bu arada filmde bir yandan, saldırının dehşetinin anlaşılması için olsa gerek, sağ kurtulanlardan Viljar isimli gencin hastanede, doktorların çabası; annesi, babası, kardeşinin desteğiyle ölümden dönüşü, sağ kalan Kaja adlı mülteci kızla dostluğuna yer verilir. Duruşmada Viljar’dan tanık olarak konuşması istenir. Viljar henüz travmadan kurtulamamıştır. Korkularını, zayıflıklarını mı anlatacaktır duruşmada? Bir gözünü kaybetmiş, beyin sapındaki mermi parçaları yüzünden her an ölümle burun buruna…

Duruşmaya Breivik’le internette tanışan adam gelir. Onu övmekle söze başlar. Örgüte üye toplamak için internetteki savaş konulu platformların yararından söz eder. Sırtında takım elbisesi ve kravatıyla salona giren, Nazi selamı verdikten sonra yerine oturan Breivik konuşmacının övgülerinden hoşnuttur. Ancak konuşmacı gelen sorular üzerine, Breivik’in liderlik özelliklerine sahip olduğunu kabul etmekle birlikte,” tek bir adamın şiddet eylemi bizi amacımıza ulaştıramaz; iktidarı ele geçirip toplumu baştan aşağı değiştirmeye ölümüne kararlıyız” diye kıvırır, Breivik’i büyük bir düş kırıklığına uğratır. Annesinin ve ilişkide olduğu Nazilerin bile arkasında durmadığı bu “yalnız kurt”, konuşmacıyı korkaklıkla suçlar; milyonlarca destekçiye sahip olduğunu iddia eder. Mahkemedekilere akıl sağlığı yerindeymiş izlenimi vermeye çalışır. Kendisine görev verildiğinden, yaşam tarzlarına sahip çıkan vatanseverlerden dem vurur. Sorular karşısında sıkışınca kaçamak yanıtlar verir, yalan söyler, “yorum yok” diye geçiştirir. Son sözleri, “Norveç’te gerçek demokrasi yok. Ben ülkemi savundum, beraatimi istiyorum” olur. Viljar onu dinlerken çok sinirlenir ama kendini tutar. Sırada tanık Kaja vardır. O da katliamda ablasını kaybetmiştir. Duygusal bir konuşma yapar. Ülkesindeki savaştan kaçıp ablasının özgürlükler ülkesi diye tanıttığı Norveç’e geldiklerini söyler. Ancak katliamdan sonra kendini güvende hissetmediğini itiraf eder.

Son tanık Viljar da önce duygusal bir konuşma yapar. Başından geçenleri anlatır: “Bir gözümü kaybettim. Bedenim bozuldu. Yemek yemeyi, yürümeyi yeniden öğreniyorum.” Yaşamı bir yüke dönüşmüştür. “Ama asıl önemlisi, en yakın dostlarım katledildi. Dünyada iz bırakmaları engellenmiş oldu. Kesinlikle dünyayı ileriye taşıyacak insanlardı.” Dostluklarının bencillikten uzak, dayanışmaya önem veren özelliğini vurgular.

Mahkeme, çevreye zarar vereceği gerekçesiyle Breivik’i süresiz hücre cezasına çarptırmıştır. Avukatı, formalite icabı bir belgeyi imzalatmak için cezaevine gider. Breivik elini uzatır ama avukat tokalaşmayı reddeder; bunun son görüşmeleri olduğunu söyler. Aralarında şu konuşmalar geçer: “Mümkün olsa aynı şeyleri gene yapardım. Başladığım şeyi bitirecek başkaları gelecek.” der Breivik, geri adım atmaya niyeti yoktur. Avukattan çarpıcı bir yanıt gelir: “Sizi yeneceğiz. Çocuklarım, onların çocukları da yenecekler.”

Başbakan ve yardımcılarını toplantı halinde olayı tüm boyutlarıyla tartışırken görürüz bu kez. Olaya geç mi müdahale edildi? Anında müdahale edilemez miydi? Breivik, 900 kg. gübre ve amonyum nitratı nasıl satın alabiliyor? (Başbakan” biz uyuyormuşuz,” diyor.) Keza makineli tüfeği nereden sağlıyor? Yardımcılar kendilerini, “İslami teröre odaklanmıştık” diye savunurlar. Öte yandan dijital teknolojilerin aşırı uçları denetlemekte kullanılıp kullanılmadığı, ortada bir yönetim zafiyeti olup olmadığı sorgulanır. Denetlenmeyen internet sitelerinin gençler üzerindeki etkisi ve radikal sağcıların propagandalarını güçlendirmedeki rolü tartışılır. Başbakan kendi eksikliklerini de gizlemez; belli ki istifa etmeyi bile düşünmektedir. Ama yardımcılarından destek görür. Toplantıda ülkenin ulusal güvenliğini geliştirmek için istihbarat, savunma, kolluk kuvvetlerinin artırılması, kamuoyu soruşturması v.b. kararlar alınır.

Kuşkusuz filmin gerçeği ne ölçüde yansıttığı tartışılabilir. Ancak Norveç’in gerçeği, 2011 yılındaki koşullarda ancak bu kadar yansıtılabilirdi kanımca. Nesnellikten ödün vermeyen bir filmde kapitalist toplumun yarattığı sorunların üstü örtülmüyor. Örneğin katliam, bir psikopatın işine indirgenmiyor. Breivik kendini çevresinden yalıtmış; düşün dünyası Nazi ideolojisiyle beslenmiş, her davranışıyla eylemindeki haklılığına inandığını belli eden, kurbanlarla ve sağ kalanlarla empati kurmayan, içinde bulunduğu koşullar yüzünden kişiliği oturmamış bir gençtir. Annesiyle de iletişimi kopuktur. Aslında toplumdaki olumsuz değişiklikleri ikisi de fark ediyorlar; anne televizyonda iklim krizi haberlerini izliyor, ancak çürümekte olan kapitalist topluma yanlış tepki gösterdikleri söylenebilir. Filmde de zaten salt toplumun önyargılarının, faşist görüşlerin tasfiye edilmemesi eleştirilir. (1) Halkta yabancılara olan korku sezdirilir. Halk, seçtikleri liderin dürüstlük, şeffaflık, sözünde duran, özeleştiri yapabilen v.b. kişisel özellikleriyle ilgilenir. Ülkedeki var olan siyaset anlayışını benimsemiş, krizlere alışmış görünüyor. Belki olayın kökenine inen başka filmler de yapılır. Yine de filme haksızlık etmeyelim; en azından ülkesindeki savaştan kaçan göçmen kız Kaja’nın “Noryeç Rüyası”ndan uyanması gibi evrensel nitelikli bir iletinin incelikle altını çiziyor ki bu da bir şeydir. Öte yandan film bir başka açıdan da ilgiyi hak ediyor. İngilizce oluşu ve Breivik’i canlandıran oyuncunun neo- nazi tipindeki başarısı izleyici sayısını artırmış olmalı.

Özetle; dört yıl önce gösterime girmiş filmi bugün ibretle izliyoruz. Norveç olayı bugün akla neler getirmiyor ki? (2) Seçimleri etnik, mezhepsel kimlik politikaları üzerine oturtmaya kalkışan yönetimlerin yarattığı krize Irak’ta tanık oluyoruz. Kısa sürede çare bulunmazsa krizin kaosa dönüşebileceğinden korkuluyor. (Farklı grupların silahlı çatışmaları olasılığından söz ediliyor) Avrupa’da aşırı sağ ve ırkçılığın yükselişi haberlerinden geçilmiyor. Bizde de ufak çaplı kıpırdanmalar başladı. Bunlar medyaya yansıyan olaylar. Buzdağının altı ne alemde bilmiyoruz. İstanbul’daki Yahudi Mezarlığı’nda çocukların ne işi vardı? Mezar taşları tahrip ediliyor, arkadan cem evlerine saldırılıyor. İktidar, muhalefet ve halk birlik olup olayları lanetledi; İçişleri Bakanı bu tür olayların ciddiyetle üzerine gidileceği sözünü verdi. Umarız verilen sözler tutulur, zira tehlike büyük.

DİPNOT:

1) Günümüzde faşist görüşler küresel düzeyde öylesine yaygınlaştı ki, kamu kurumlarında ve yönetim kadrolarında bile etkili olabildiklerini kaygıyla izliyoruz. Yakınlarda ABD’de Hitler’e ve Nazilere ait eşyalar açık artırmayla fahiş fiyatlara satıldı. Bunu yalnızca kapitalistlerin kâr mantığıyla açıklayabilir miyiz? Irk kuramlarının altında yatan politika da üstün insan oldukları savıyla “Rabbena hep bana” değil midir?

2) Newyork’ta, genelde siyahların gittiği Bufalo’daki bir markette 10 kişiyi öldüren, 3 kişiyi yaralayan 18 yaşındaki Payton Gendron adlı genç, saldırı anını sosyal medya hesabından paylaşıyor. İnternette yayınlanan 180 sayfalık Manifesto’sunda “siyasi elitlerin beyaz nüfusu azaltmak için göç ve diğer politikaları kullandığını yazmış. Gendron’un ırkçı eyleminin arkasında kimler var? Dünyayı ırkçı, dinci ideolojiye göre yeniden şekillendirmeyi hedefleyen hareketlerin aşırı sağcı kesimin zenginlerinden destek aldıkları iddiaları ürkütücü. ABD’de sağ popülizmin hızla yükselişe geçtiği dolayısıyla Trump’ın 2024’te yeniden başkan olabileceği olasılığı da iddialar arasında.

QOSHE - “22 July” aşırı sağın küresel düzeyde yükselişine karşı insanlığı uyarıyor - Konuk Yazar
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

“22 July” aşırı sağın küresel düzeyde yükselişine karşı insanlığı uyarıyor

2 0 0
16.08.2022

Tülin Tankut

Ülkemizde de gösterilen İngiliz yönetmen Paul Greengrass‘ın ,senaryosunu da yazdığı “22 July” adlı filmi (2018) , Norveç’te 22 Temmuz 2011’de Anders Behring Breivik’in yaptığı toplu katliamı anlatıyor. Filmi hatırlanmaya değer kılan özelliğiyse, kestirmeden söylemek gerekirse, İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyanın hemen her yerinde örneklerini gördüğümüz ve gördüğümüzde dehşete düştüğümüz katliamlardan, en büyüğü olması hasebiyle unutamadığımız Yahudi soykırımının yinelenmesi tehlikesinin ortadan kalkmış olmadığı konusunda bizi uyarması.

Filmin başında olayın faili Breivik’i, annesiyle birlikte yaşadığı ıssız çiftlikte, patlayıcı madde hazırlarken görürüz. Gencin ilk hedefi, Oslo’daki hükümet binasıdır. Orayı bombalayıp geriye 8 ölü bıraktıktan sonra polis kılığıyla ve elinde patlayıcı maddeyle dolu bavullarla, Oslo’ya 40 km. uzaklıktaki Utoya adasına gider. Bu kez hedef, Norveç İşçi Partisi’nin Gençlik Kampı’nda toplanmış 13-25 yaş aralığındaki kızlı erkekli 600 gençtir. Kampa Başbakan ve Adalet Bakanı da davet edilmiştir. Başbakan danışmanlarıyla gençlere yapacağı konuşmanın metnini gözden geçirirken genç işsizliği sorunu üzerinde duracağını belirtir. Breivik, her şeyden habersiz gençleri makineli tüfekle rastgele tarar; çoğu çocuk 69 kişiyi katleder; arbede sırasında 200’den fazla kişi yaralanır. Breivik saldırı sırasında başta Marksistler olmak üzere; göçmenlere, İslam’a, liberallere, elitlere duyduğu düşmanlığı haykırmaktan da geri durmaz.

Yakalanıp cezaevine konulduktan sonra savunması için avukat ister. Yıllar önce bir Nazi Davası sırasında mahkemede tanıştığı avukatın ismini verir yetkililere. Avukat Geir onu hatırlamaz. Ama davayı kabul eder. İlk buluşmalarında Avukat, katledilenler için “çoğu çocuktu onların “der. Breivik eylemini savunur: “Haindi onlar. Yarının liderleri. Elitlerin çocukları. Onları (aileleri) can evinden (çocuklarından) vurmak istedim. “Avukatın yanıtı: “Ben İşçi Partisi’nin aktif bir üyesiyim. O halde ben de hainim.”Breivik sırıtır: “Sen istisnasın. ” Norveç ve Batının egemenliğini geri almak için bir savaş başlattığını söyler.

Polis, Breivik’in ailesini, çocukluğunu, geçmişini öğrenmek üzere harekete geçer. Anne, oğlu için “normal bir çocuktu; zeki, kibar” diyerek mükemmel bir çocuk portresi çizer. Eşinden ayrıldığı için onu tek başına büyütmüştür. Polisin soruları üzerine oğlunun bu eylemi yapacağından hiç şüphelenmediğini, silahları görünce ava çıkacağını sandığını söyler. Hali tavrı oğluna gözü kapalı inanmış olduğu izlenimini verir. Ancak polise, herkes kim olduğunu öğreneceği için mahkemede tanıklık etmeyeceğini söyler. Polis tam ayrılırken de “Ama o (oğlu) bir bakıma haklı; ülkenin gidişatı eskisi gibi değil” diyerek politik rengini açık eder.

Breivik’in tıbbı rapora göre akıl sağlığı yerinde değildir. Dolayısıyla rapor onun ceza çekmesini engelleyecektir. Kamoyunun buna tepkisi ne olur? Yetkililer kara kara düşünmektedir. Derken Breivik’in mahkemede konuşmasına izin verilir. Özellikle katliamdan sağ kurtulanlar ve ölenlerin yakınları, onun şov ve propaganda yapacağını ileri sürerek karara tepki gösterirler. Ama tartışma akabinde mahkemede mağdurların da konuşturulacağı önerisiyle sona erdirilir.

Breivik’i cezaevinde detektifin yaptığı sorgulama sırasında görürüz: Keyifle pizzasını yer, kolasını içer, espri yapar, soruları yanıtlarken. Detektif “yardım aldınız mı? “Diye sorar. “Ben sadece dişlinin bir çarkıyım; Haçlı Şövalyeleri’nin adı şerefine isimlendirilmiş Tapınak Şövalyeleri’nin üyesiyim” der. İnsanlar ne yaptığını anlasın diye cezaevinde 1500 sayfalık Manifesto’sunu yazmıştır. Detektifle adeta pazarlığa oturur gibi hükümete taleplerinin iletilmesini ister; bunların arasında İslam’ın Avrupa’dan çıkarılması da vardır. Talepleri karşılanırsa saldırı yapılmayacağı sözü verir. Tabii, talepleri karşılanmaz, onu yakından izleyen Başbakan’ın sağduyulu tutumu ve kamuoyuna verdiği demeç yürekleri ferahlatır: “Bizim demokrasimizi tiranlığa dönüştürmek........

© Gazete Manifesto


Get it on Google Play