Tek adam rejimleri, Mezopotamya’nın devletli-devletsiz rahiplerinden tanrı krallarına, Antik Yunan tiranlarından Roma imparatorlarına, Muaviyelerden Moğol barbarlarına, batının mutlakiyetçi prenslerinden Mussolini, Hitler, Pinochet ve Saddam gibi modern diktatörlere kadar her zaman varlığını sürdürmüş ve her dönemde alıcısı olmuştur. Bu rejimler toplumdan ciddi bir destek almasaydı ömürleri bu kadar uzun sürmezdi. Fransız filozof Êttıenne De La Boêttıe’nin benzetmesiyle ne kadar yakacak odun bulursa o kadar çok tüketir ateş; ama beslemeyi bırakınca da kendi kendine sönüp tükenir. Liderler her zaman desteklense de belli bir süre sonra insanlık, her defasında odunları tiranların elinden almayı başarmış ve başka ateşlere taşımayı bilmiştir.

Diyalektiğin penceresinden bakarsak tarih, toplumların bir kişinin peşinden sürüklendikleri hikayeler kadar, yine bu toplumların aynı kişileri yapayalnız bıraktığı hikayelerle de doludur. İnsanlık tarihi, tiranlara, diktatörlere, mutlak monarklara, nerede-ne zaman yetki vereceğini ve o yetkilerin nasıl geri alınabileceğini gösteren sayısız deneyimlerle doludur. Zira sayısız devrim, isyan, ayaklanma ve protestoların merkezinde toplum iradesinin bir kişinin veya bir grubun eliyle istismar edilmesi var.

Sayısız isyan, ayaklanma ve protestoların bir sonucu olarak sözleşmeci cumhuriyetlerle birlikte yönetenler ile yönetilenler arasındaki denge, yönetilenler lehine değişerek kazanılmış birer devrimci mevziye dönüşmüştür. Kısacası toplum her dönem verdiğini, yeri ve zamanı geldiğinde almasını da bilmiştir dersek haksız sayılmayız. Bu yönüyle halkın ve toplumun sezgilerine, değişim gücüne güvenmek demokratik siyaset açısından asla esnetilmeyecek temel bir siyasi ilke olarak yeniden hatırlanmayı hak etmektedir.

Tarihten günümüze geldiğimizde ise milyonları bulan kitleler, yerel ve küresel ölçekte iktidarlardan rahatsız ama muhalif dinamiklerden de umutsuz bir şekilde yaşamını sürdürüyor. Siyasi dengeler toplumları gelecek konusunda belli bir arafta tutuyor, belirsizliklerle beslenen arafta tutma siyasetinin ömrü uzatılıyor; denge durumu uzun süre bozulmayınca birçok ülkede iki kutba ayrılmış olan toplum, umutsuz, karamsar ve geleceği belirsiz bir düzenin içinde debelenip duruyor.

Ülkelerin kötü yönetimlerine rağmen muhalefet partilerinin siyasi irade olmakta zorlanması, kimi ülkelerde seçimleri kazansalar bile niceliksel farkın az olmasından kaynaklı bu kazanımlar toplumdaki umutsuzluğu ortadan kaldırmaya yetmiyor. Buna ABD ve Brezilya seçimlerini, yine Türkiye’nin 2019 yerel seçimlerinin sonuçları ve sonrasını örnek verebiliriz. Son bir kaç yıllık seçim sonuçlarına baktığımızda, siyasete yön ve doğrultu veren asıl siyaset yapma tarzının hegemonik hale gelen siyaset biçimi olarak popülizm olduğu anlaşılmaktadır; daha da kötüsü popülist rejimler zayıflatılsa bile kalıcı bir potansiyel bırakarak gücünü yeniden konsolide edebiliyor. Popülizmin bunu nasıl başardığı sorusu, günümüz siyaset biliminin temel sorusu olmayı hak etmektedir. Kısacası küresel ölçekte siyaset, ekonomi ve din başta olmak üzere ulusal ve etnik meseleleri belirleyen çoklu popülizm stratejisi ile karşı karşıyayız. Bu açıdan popülizmin yer yer demokrasiyi de araçsallaştırarak temel bir toplumsal yarılma stratejisi olarak birçok ülkede karşılık bulmaya devam ettiğini ve belli düzeylerde yaşanan kurumsallaşma krizini aşması halinde bizleri daha büyük risklerin beklediğini söylemek mümkün.

Popülizmin ideolojilere ve bu ideolojileri referans alarak oluşan siyasal rejimlere ruh üfleyen güçlü bir aurası var. Öyle ki toplumu nesnel gerçeklikten koparıp sorgulamayan ve eleştirmeyen bir kimliksizliği her an inşa etme gücüne sahip. Bu da hem demokratik siyaseti uzun süreli askıya alabilecek, hem de ciddi rejim sorunlarını beraberinde getirebilecek riskleri üretiyor. Türkiye siyaseti bu örneklerden bir tanesidir. İslamik popülizm kitlelerin en hassas aidiyetlerini kaşıyarak hem siyaseti tıkadı hem de beraberinde aşılamayan bir rejim krizi doğurdu. Dünya örneklerinde de görüldüğü üzere popülizm, siyaseti merkezileştiren negatif bir karaktere sahip. Merkezileşme önleyemediği zaman yerellikler ve iç dinamiklerin önemli bir kısmı zamanla zayıflamaya başlar; bu durumda siyaset liderin etrafında homojen ve tekçi bir forma rıza gösterir. Lidere yönelik orantısız rıza pratiği bir anda demokratik mevzilerin tümünün adeta bir kumar oynar gibi riske edildiği bir siyasal al üst oluşu tetikler. Tabandan değil tavandan beklentili bir siyaset övgüsü yurttaşı katılımcı olmaktan çıkarıp seyirci durumuna düşürür.

Popülizm, sorun odaklı siyasetin çarpıtılmış ve manipüle edilmiş biçimdir. Bu stratejinin merkezinde yurttaşlığın parçalanıp etiketlendirilerek yönetilmesi var. Özellikle sağ popülizm, toplumsal sorunların en can alıcı başlıklarını merkeze alarak toplumları ortadan ikiye bölüp yönetmeyi arzulayan son zamanların en başarılı siyasal stratejisi olmayı sürdürüyor. Her ülkenin can alıcı bir meselesi var. Bu can alıcı meselelerin varlığı popülistler için verimli birer arazi görevi görür. Mesela Türkiye’de popülist siyaset, savaşıyla barışıyla uzun süreden beri merkezine Kürt meselesini almıştır. Kürtlere olan mesafe ve yapıştırılan etiketlerle sürdürülen popülist siyaset, taraflara ulusal bir haz vermesinden dolayı da alıcısı çoktur. Böylece ulusal kimliklere sıkıştırılan siyasal gerilimde, gündelik hayata en çok temas eden birçok çelişki de perdelenmiş olur.

Popülizm siyasette kaçınılmaz bir moment gibi görülebilir. Bu momentin karizmatik bir lider ya da entellektüel bir yönetici kadro ile pratik bulması halinde siyasete damgasını vurabilir. Ancak bunların tümü uzun vadede büyük yanılgıların ötesine geçemez. Toplumsallıktan, katılımcılıktan uzaklaşan ve sınırlandırılmayan popülizmin sınırları gittikçe daha radikal noktalara kayarak geri dönülemez tahribatlar yaratabilir. Kaldı ki yaşadığımız güncel durum tam da bunu karşılıyor. Yine İslamik popülizm örneğinde görüldüğü üzere, popülist strateji ile konjonktürel kimi krizleri atlatabilirsiniz; ancak popülizmi genel siyasetin merkezine koyarsanız işin içinden çıkamazsınız. Dün meydan okuduğunuz kesimlere yarın yalvaracak duruma gelirsiniz, dün düşmanlaştırdığımız komşunun külüne muhtaç olursunuz, haklarını kafasına vurarak elinden aldığınız milyonlarca seçmenin ayağına gidip oy istersiniz. Sürekli birilerine sınır koyarak siyaset yapılamaz. Kaldı ki bu sınır ultra radikal bir kavram olarak “terörizm” gibi bir etiketle yapılması kolay kolay onarılamaz tahribatlar yaratacağı kesin bir doğru iken.

Popülist siyasetin yarattığı kutuplaşmanın etkisi ile toplumun kahiri ekseriyeti, geleneksel kan bağları üzerinden inşa edilen ve modernite ile makyajlanan ulusal kimlikten yayılan şovenizme kapılınca çoğu zaman ahlaki, insani ve vicdani değerlerin ayaklar altına alınmasına sessiz kalabilir. Popülizmin belirleyici olduğu bu politik atmosferde toplum paradoksal olarak ayrışarak aynılaşır. Zira uzun süre devam eden kutuplaşmalar, düşmanlıkları kristalize eder ve savaşları yeniden günceller ve tüm bunlar zorunlu olarak bir kültürel benzeşmeyi de beraberinde getirir. Belli bir aşamadan sonra artık kutuplaşmanın kaynağını aldığı temel dinamikler katılaşır, dogmatik formlara eğilim başlar; daha düne kadar aynı fırından ekmek alan, çocuklarını aynı okullara gönderen sosyolojinin arasına beton duvarlar, demir perdeler çekilir. Herkes kendisini kendi mahallesinin acılarından, neşesinden ve cenazesinden ürettiği bir sorumlulukla sınırlar; kimse bir başka kedere veya sevince ortak olmaz, olursa her an ihanetçi ilan edilme tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir. Taraflar artık birbirlerine selam vermez, birilerinin taziyelerine gitmez, başsağlığı dilenmez, hastalarına şifa istenmez. Eğer kötülük varsa daha beteri arzulanır, eğer ölüm varsa sayıca daha fazla ve biçim olarak daha yaralayıcı olmalıdır. Eğer yoksulluk varsa daha beter ve herkese muhtaç olacak şekilde olmalıdır. Eğer intikam alınacaksa daha sinsi ve daha büyük insan yığınlarını esas almalıdır. Çünkü kötü olan ve aslında bir lağım faresi, böcek veya daha birçok hayvana benzetilen ötekilerin mümkünse kolay yollardan ölümleri sağlanmalıdır. Merhamet paramparça olmuştur, acıma bir zayıflık olarak nitelendirilir, karşı tarafın tüm kötülükleri, intikam biçimi ötekinin kapısından, penceresinden, sevme ve sevilme biçimlerinden, fikirlerinden, neşe ve öfkesinden içeri sızmaya çalışarak kendisi gibi bir öteki yaratmak ister.

Popülizm çağımızın yeni faşizm biçimidir ve adım adım topluma kan, nefret ve öfke aşılar. Sertleşen formlar üzerinden yapılan siyasetin kimileri için ekmek teknesi, kimileri için adeta cehennemin yeryüzüne taşınmasından farksız olduğu ise unutulur.

Toplumsal ve siyasal ilişkileri üstten belirleyen ve anlık hegemonyalar kuran popülist siyasetin farklı boyutları ve buna bağlı olarak farklı tahribatları var. Yukarıda bahsedilen ayrışarak aynılaşma süreci toplumsal sözleşmeyi ortadan ikiye ayırır. Kazanılmış bir mevzi olarak toplumsal sözleşmelerin yağmalanarak ihlal edilmesi popülizmin belki de en büyük başarısıdır. Herkesi bağlayan ve herkesin olması gereken sözleşme günün sonunda devlet ve mülkiyet ile birlikte ülkenin yarısını diğer yarısını sömürmek için belirlediği bir metne dönüşür.

Bir taraftan modern toplumsal sözleşmeler aracılığıyla kendilerine teslim edilen halk iradesini istismar eden sağ popülist rejimler, diğer taraftan bu rejimleri devirebilecek ve onun yerine toplum sözleşmesini yeniden ve kapsayıcı bir şekilde kurabilecek muhalif siyasi iradenin zayıf kalması. Dönemin kazanılmış mevzileri olan toplumsal sözleşmelerin yağmalandığı ve yeni toplumsal sözleşmelerin henüz kurulamadığı bir dönemden geçerken yönümüzü ve doğrultumuzu ne belirleyecek?

Devam edecek…

MKÜ Eğitim Fakültesi ve Anadolu Üniversitesi Sosyoloji mezunu. 3 yıl sağlık memurluğu, 13 yıl öğretmenlik hayatından sonra 2016 yılında çıkarılan 675 sayılı KHK ile işinden atıldı. Gazete Karınca’da okur-yazar.

QOSHE - Toplumsal Sözleşme’nin ihlali ve popülizm - Popülizmin Riskleri
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Toplumsal Sözleşme’nin ihlali ve popülizm

16 6 11
29.11.2022

Tek adam rejimleri, Mezopotamya’nın devletli-devletsiz rahiplerinden tanrı krallarına, Antik Yunan tiranlarından Roma imparatorlarına, Muaviyelerden Moğol barbarlarına, batının mutlakiyetçi prenslerinden Mussolini, Hitler, Pinochet ve Saddam gibi modern diktatörlere kadar her zaman varlığını sürdürmüş ve her dönemde alıcısı olmuştur. Bu rejimler toplumdan ciddi bir destek almasaydı ömürleri bu kadar uzun sürmezdi. Fransız filozof Êttıenne De La Boêttıe’nin benzetmesiyle ne kadar yakacak odun bulursa o kadar çok tüketir ateş; ama beslemeyi bırakınca da kendi kendine sönüp tükenir. Liderler her zaman desteklense de belli bir süre sonra insanlık, her defasında odunları tiranların elinden almayı başarmış ve başka ateşlere taşımayı bilmiştir.

Diyalektiğin penceresinden bakarsak tarih, toplumların bir kişinin peşinden sürüklendikleri hikayeler kadar, yine bu toplumların aynı kişileri yapayalnız bıraktığı hikayelerle de doludur. İnsanlık tarihi, tiranlara, diktatörlere, mutlak monarklara, nerede-ne zaman yetki vereceğini ve o yetkilerin nasıl geri alınabileceğini gösteren sayısız deneyimlerle doludur. Zira sayısız devrim, isyan, ayaklanma ve protestoların merkezinde toplum iradesinin bir kişinin veya bir grubun eliyle istismar edilmesi var.

Sayısız isyan, ayaklanma ve protestoların bir sonucu olarak sözleşmeci cumhuriyetlerle birlikte yönetenler ile yönetilenler arasındaki denge, yönetilenler lehine değişerek kazanılmış birer devrimci mevziye dönüşmüştür. Kısacası toplum her dönem verdiğini, yeri ve zamanı geldiğinde almasını da bilmiştir dersek haksız sayılmayız. Bu yönüyle halkın ve toplumun sezgilerine, değişim gücüne güvenmek demokratik siyaset açısından asla esnetilmeyecek temel bir siyasi ilke olarak yeniden hatırlanmayı hak etmektedir.

Tarihten günümüze geldiğimizde ise milyonları bulan kitleler, yerel ve küresel ölçekte iktidarlardan rahatsız ama muhalif dinamiklerden de umutsuz bir şekilde yaşamını sürdürüyor. Siyasi dengeler toplumları gelecek konusunda belli bir arafta tutuyor, belirsizliklerle beslenen arafta tutma siyasetinin ömrü uzatılıyor; denge durumu uzun süre bozulmayınca birçok ülkede iki kutba ayrılmış olan toplum, umutsuz, karamsar ve geleceği belirsiz bir düzenin içinde debelenip duruyor.

Ülkelerin kötü yönetimlerine rağmen muhalefet partilerinin siyasi irade olmakta zorlanması, kimi ülkelerde seçimleri kazansalar bile niceliksel farkın az olmasından kaynaklı bu kazanımlar toplumdaki umutsuzluğu ortadan kaldırmaya yetmiyor. Buna ABD ve Brezilya seçimlerini, yine Türkiye’nin 2019 yerel seçimlerinin sonuçları ve sonrasını örnek verebiliriz. Son bir kaç yıllık seçim sonuçlarına baktığımızda, siyasete yön ve doğrultu veren asıl siyaset yapma tarzının hegemonik hale gelen siyaset biçimi olarak popülizm olduğu anlaşılmaktadır; daha da kötüsü popülist rejimler zayıflatılsa bile kalıcı bir potansiyel bırakarak gücünü yeniden konsolide edebiliyor. Popülizmin bunu nasıl başardığı sorusu, günümüz siyaset biliminin temel sorusu olmayı hak etmektedir. Kısacası küresel ölçekte siyaset, ekonomi ve din başta olmak üzere ulusal ve etnik meseleleri belirleyen çoklu popülizm stratejisi ile karşı karşıyayız. Bu açıdan popülizmin yer yer demokrasiyi de araçsallaştırarak temel bir toplumsal yarılma stratejisi olarak birçok ülkede karşılık bulmaya devam ettiğini ve belli düzeylerde........

© Gazete Karınca


Get it on Google Play