Türkiye toplumu adil koşullarda yapılmayan bir seçimi daha geride bıraktı. Adil olmayan bir seçimin sonuçları elbette meşru olamaz. Topluma savaş ve şiddet, belediyelere kayyım, siyasetçilere miting alanlarından hapis ile tehdit, siyasi partilere kapatma talimatı ve siyaseti demokratik bir rekabet olarak değil savaş gibi düşünen devlet partisi ile eşit koşullarda yarışa girmek peşinen faşizmin belirlediği koşulları kabul etme anlamına geliyordu. Muhalefet bu şartları ve koşulları düzeltmeden seçimlere girerek büyük bir risk almış oluyor. Aslında 2015’ten beri yapılan seçimlerin tümünde bu riskler var. Değişim umudu motivasyonuyla yine de seçimlere bir anlam yükleniyordu; fakat 2015’ten bu yana yapılan seçimlerin hiçbirisi ne demokrasiye bir katkı sağladı ne de toplumsal sorunlara bir çözüm getirdi. Demokrasiyi monarşiden ayırmanın düşünülmüş en iyi yollarından biri olan seçimler, AKP ve ortaklarının devletin tüm kaynaklarını kullanarak kendilerini yeniden iktidara taşıdıkları bir oyuna dönüştü. Böyle olunca da seçimlerin sonuçlarından öte, artık seçimler aracılığıyla devreye konulan “konseptler” daha önemli hale gelmeye başladı. Peki o zaman 2023 seçimleri hangi konsepte hizmet etti ve etmeye devam edecek? Bu yazıda hem bu sorunun cevabına hem de seçimlerin değerlendirmesine odaklanacağız.

En başta söyleyelim; seçim öncesinde, esnası ve sonrasında ortaya çıkan realite Türkiye’nin milliyetçiliği ve ırkçılığı merkezine alan bir konsepte teslim olduğunu teyit eden bir tabloyu ortaya çıkardı. Öyle ki seçim süreçleri toplumsal sorunların çözümüne yönelik siyasi partilerin rekabet ettikleri bir demokratik yarıştan öte milliyetçi ve ırkçı sağ dalganın köpürtüldüğü bir fırsata dönüştü. Bu nedenle seçimlerin asıl işlevinden uzaklaşmasıyla iktidarın sınırlarını ve süresini, topluma ve siyasete olası etkilerini doğru tahlil etmek, buna karşı alternatif politikalar üretmek muhalif siyaset açısından dönemin görev ve sorumlulukları arasında yer almaktadır.

Rekabete dayalı seçimlerin niteliksel olarak değişmesinin en somut göstergelerinin başında Erdoğan’ın kampanya boyunca Türk tipi başkanlık rejimine denk düşecek şekilde milliyetçi ve ırkçı bir dilde ısrar ederek halk ile iletişim kurmasıydı. Erdoğan miting alanlarında sadece seçimleri kazanmayı değil bunun yanı sıra seçim aracılığıyla yeni bir aile, topluluk ve sosyoloji inşa etmeyi arzuluyordu; seçimleri kendine göre bir politik sosyoloji inşa etme aparatına dönüştürme çabası apaçık ortadaydı. İktidarın 2015’ten sonraki tüm seçimleri bu hedefi inşa etmede bir aparat olarak kullandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Seçimlerle ivme kazandırılan milliyetçi ve ırkçı toplum inşasının ileride halkların boğazlaşmasına kadar götürebilecek kapasiteye sahip olma riski, meselenin taktiksel değil stratejik bir olgu olarak değerlendirmesini zorunlu kılıyor. Zira tarihsel olarak bakıldığında Türk milliyetçiliğinin konjonktürel bir heves olmadığı görülecektir. Milliyetçilik ideolojisi her zaman kurucu ideolojinin temel harcı olmuştur. 2015’ten bu yana ise milliyetçilik ırkçılığa dönüşerek kurucu ideolojiyi güncellemiştir. Seçimler yeni kurucu ideolojinin maskarası haline getirilmiştir. Bu nedenle muhalefet ve demokratik kamuoyu açısından süregelen kurucu milliyetçiliğin yeniden icadını seçim kampanyası ile sınırlı olduğunu düşünmek 2015 sonrası içine düşülen yetersizliklerin sürmesi anlamına gelecektir. Haliyle her seçim sonrası öncekinden daha milliyetçi bir iktidarın yönetime taşınması Türkiye siyaseti açısından ciddiyetle ele alınması gereken bir olgudur. Bu nedenle milliyetçiliğin ve ırkçılığın geldiği aşamanın geçici değil sürekli ve uzun vadeli olacağını düşünerek siyaseti kurmak gerekiyor.

Cumhuriyetin ikinci yüz yılında Türk milliyetçiliğinin merkezinde iktidar ve muhalefet arasında pay edilmiş “çift başlı bir milliyetçilik ideolojisi” söz konusu. Muhalefetin milliyetçiliği yabancı düşmanlığına odaklıdır; iktidarın izini sürdüğü milliyetçiliğin odağında ise örgütlü Kürtlük var. Politikleşen örgütlü Kürtlüğün ölü Kürt ile ikame hedefi bir devlet politikası olarak farklı aktörlerle sürüyor. Bir taraftan sistem Kürtlüğüne devletin bütün olanakları peşkeş çekilirken diğer taraftan itiraz eden örgütlü Kürtlüğün inkarı ve imhası yeniden güncelleniyor. Örgütlü ve itiraz sahibi olan Kürdü bastırma ritüelinin en çarpıcı olanı Erdoğan’ın yaptığı bir miting konuşmasında bir taraftan Kürt siyasetçi Demirtaş’ı miting alanında tehdit ederken diğer taraftan kendisini dinleyen kalabalıktan yükselen idam sesleriydi. Seçim meydanlarında koro halinde Türk rabiasını halka söylettirerek ülkenin bir kısım yurttaşını düşman olarak göstermesi ikinci çarpıcı milliyetçi ritüeldi… İktidarın seçim kampanyası boyunca tüm kamuoyu, tehditler eşliğinde Kürt siyasetçilerine yapılan hakaretlere ve bir başkasına yaşam hakkı tanımayan nutukların şiddetine maruz bırakıldı. Zira ırkçılık başkalarına yaşam hakkı tanımamakla başlar. Erdoğan seçim boyunca bunu yaptı. Devletin en yüksek mevkisinden örgütlü ve muhalif Kürtleri hedef göstermesi toplumda her türlü kötülüğün hortlamasının öncülüğünü üstlenmekten başka bir şey değildi. Türkiye’ye yönetmeye talip olan bir siyasetçinin seçim boyunca seçim kampanyası adı altında bu nefret suçunu alenen işlemesi ve bunun normalleştirilmesi kaygı duyulması gereken bir hadisedir. Gelinen aşamada toplumsallığın büyük bir darbe aldığı, seçme seçilme hakkının risk altında olduğu, seçimlere olan güvenin aşırı zedelendiği, cemiyetin tasfiye edilip cemaatin devletleşerek ırkçılaştığı bir politik atmosferi yaşadık, yaşamaya devam edeceğiz.

Milliyetçi dalgaya karşı yine de seçim sonuçları açısından umut veren ve iç içe geçen iki dinamiğe dikkat çekmek gerekiyor. Birincisi kimi noktalarda seküler milliyetçi damarı içinde taşısa da “mümkünün siyasetini” üstlenebilecek yüzde 48’lik oran, ikincisi yüzde 48’in içinde kalan ve İslamcıların linç etmek istediği en örgütlü toplum olarak Kürtler.

Faşizmi anlamazsak ve faşizme karşı örgütlenmezsek hepimiz intihar ederiz. O halde hem faşizmi doğru analiz etmek hem de meseleyi psikolojiden kurtarıp politikaya getirmek şart. Ruh haline emanet edilen siyaset bizleri tehlikeli sulara sürükleyerek boğabilir. Bu açıdan yüzde 48’lik sosyolojiyi doğru okumak ve meseleyi sadece sonuçlara boğmamak gerektiğini ifade etmek gerekiyor.

Muhalefet cephesi dağılmış gibi görünse de yüzde 48’lik değişimden yana olan sosyolojinin varlığı, gelecek siyaseti açısından mümkün olana yönelik bir motivasyon yaratabilmeli. İktidarın devasa hegemonyasına, çıplak şiddet aygıtlarına ve maddi gücüne rağmen yüzde 48’lik bir oranın varlığı demokrasi cephesi açısından dikkate alınması gereken bir politik veridir. Büyük şehirlerde kümelenen yüzde 48’lik toplum mevcut rejimden yana olmayan bir kesimi ifade ediyor. Bu da ülkenin yarısı demektir. Partisiz, öncüsüz ve lidersiz olsa da yüzde 48, demokratik haklarını kullanarak rejimin elini kolunu sallayarak istediği her şeyi yapmasına müsaade etmeyebilir. İktidar ise yüzde 48’e kör bir siyasette ısrar ederse sadece krizi ve kaosu daha da derinleştirmekle sınırlı kalan bir yönetimin mimarı olur. Haliyle hem iktidarı demokratik davranışa zorlayacak hem de muhalefete bir sorumluluk yükleyen yüzde 48 dikkatle takip edilmesi ve önemsenmesi gereken bir sosyoloji.

Seçimin bir diğer olumlu ve önemli sonucu ise Kürtlerin tek adam rejimini reddetmesiydi. Erdoğan genel olarak bu seçimlerle birlikte Kürtlerden net bir ret cevabı aldı diyebiliriz. Üç beş koltuk veya ihale peşinde olan rantçı Kürtlerin dışında hiçbir Kürdün Erdoğan’dan herhangi bir beklentisi kalmadığını söylemek mümkün. Tek adam rejiminin Kürtlerden onay almaması rejimin meşruiyetine büyük bir darbe vuruyor. Kürt halkı gibi Türkiye demokrasisinin dinamik bileşeninin başkanlığa karşı çıkması bundan sonraki ülke siyasetini doğrudan etkileyecektir.

Nasıl ki devlet Kürtlerin devleti olamadıysa Başkan da Kürtlerin başkanı olamadı, cumhuriyet Kürtlerin cumhuriyeti olamadı, yasa Kürtlerin haklarını savunan ve koruyan yasa olamadı. 2016’dan beri Kürt illerinde seçme seçilme hakkı askıya alınmış. Belediyelere el konulmuş, yerel seçimler bir tiyatroya dönüşmüş ve Kürt illeri özel yasalarla yönetilmektedir. Bu durum bir süredir Erdoğan’ın işine geliyordu; zira Erdoğan Kürt düşmanlığıyla 2015’ten beri ayakta kalabiliyor. Seçim süreci boyunca da Kürtler üzerinden ülkeyi iki kampa ayırarak Millet ittifakıyla rekabeti Kürt düşmanlığı üzerinden yaptı. Batıdaki sağ popülistlerin yabancı düşmanlığının yerine Erdoğan Kürt düşmanlığını koydu. Kürtsüz bir siyaset, Kürtsüz bir devlet, Kürtsüz bir Ortadoğu ve Kürtler üzerinden sürekli güncellenen ve genişletilen “teröristleştirme” stratejisi kabak tadı verse de bu ırkçı siyaset Erdoğan’a her defasında bir Pirus zaferi hediye etmeye yetmiştir. Sağıyla soluyla Türkiye siyaseti bu realiteye kör kaldıkça Erdoğan bu düşmanlıktan daha birçok Pirus zaferi çıkaracaktır.

Türkiye’nin Kürtlerle arasına mesafe koyma siyaseti dünya ile arasına duvarlar örmesine neden oldu. Bu nedenle Kürtlerle kavgalı olanların zaferi olmaz. Kürtlerle kavga olduğu sürece demokrasi gelmez, yoksulluk maniple edilerek devam eder. Muhalefet bloğu Erdoğan rejimi ile rekabet etmek istiyorsa Kürt siyasetine ihracı var. Bunun yolu Kürt meselesiyle yüzleşmekten geçer. Elli yıl sonra yine asgari ücret sorunu, mezhep ve sınıf sorunu olacak. Ancak Kürt halkı bir elli yıl daha kimlik sorunu yaşayamaz, yaşamamalı.

Son seçimlerden de anlaşılacağı üzere Tayip Erdoğan’ın temsil ettiği bloğun demokrasi ile alakası kalmamıştır. 2015 sonrası nedeyse her şeyi zorun rolü ile yaptığı için meşruiyeti büyük bir darbe almıştır. Erdoğan artık sağcı liderler gibi meydanlarda rakiplerini hapse tıkamakla, hapishanelerde çürütmekle tehdit ederek siyaset yapmaktadır. Tarihsel olarak Erdoğan’ın tek parti rejiminden, Başbakan asan zihniyetten, dönemsel rejimler açısından Putinizm’den bir farkı kalmadı. Sözüm ona sembolik olarak demokrasiye referans verdiği 14 Mayıs tarihlerinde, bir Kürt liderinin idamını gerçekleştirmeyi haykıran güruhun naralarını dinledik. Asker eliyle daha önce icra edilen vesayet rejimi şimdi direk Erdoğan eliyle uygulanıyor. Bu strateji ile eş zamanlı Siyasal İslam ırkçılaştı. Sınıf mücadelesi düzenin arzuladığı noktaya gidiyor. yoksulluk da ırkçılaşıyor. İşçi sınıfı milliyetçileşiyor. Yani arzu edilen milliyetçi ve ırkçı bir sosyoloji adım adım inşa ediliyor.

Meşruiyeti zayıf, kasası boş, sırtını demokrasiye dönmüş, Kürtlerle düşman olan bir rejim olağanüstü koşullarla ayakta kalabilir ama yönetemez. Değişim beklemek ise büyük bir saflıktan öteye gitmez. Zira demokratik anayasa, Kürt meselesinin çözümü, ekonomi vb konularda yapmak istediği her şeyi yapabilir; hiç kimse önünde engel değil, kimse tutmuş değil.

Devletin baskı rejiminin içinde yapılan seçimlerden sonra muhalefet bloğu yaşanan eksiklikleri eleştiri ve özeleştiri mekanizmasıyla aşmayı planlıyor. Bu konuda ciddi hazırlıklar var. Eleştiri ve özeleştiri böyle dönemlerde doğru ayıklanmazsa at izi it izine karışır. Haliyle sağlıklı bir filtreleme şarttır. Yıllardır sol siyasetin maruz kaldığı harakiri Kürt siyasetine de (öz siyasi kültürü aşındırılarak) bulaştırma çabası söz konusu. Bu çok riskli bir durumdur. Ana muhalefet ve muhalefet partilerine yapılması gereken eleştirilerin önemli bir kısmı hedef şaşırtılarak HDP-Yeşil Sol’a yönlendiriliyor.

Öncelikle şunu unutmamak gerekiyor: Baskıya, şiddete ve faşizme kör kalan her eleştiri demokrasiye kaybettirir. Ahlaki sınırları aşan, bireyselleşen, yıpratan ve kimi siyasetçileri doğrudan hedefe koyan eleştirileri kabul etmek mümkün değildir. Bunun yerine faşizme karşı direnen en büyük dinamik olarak Kürt siyasetine, sosyalist hareketlere yapılması gereken yapıcı ve bütünlüklü eleştirilere ihtiyaç var. Mesela Kürt siyasi hareketinin kendi hakikatine yabancılaşarak toplumcu siyasete olan mesafesi yerinde bir eleştiridir. Halkın seçmen durumuna itilmesi en büyük özeleştiri konusudur. Halk siyasetin öznesi ve ortağıdır. İki dönem kuralı, geri çağırma ilkesi gibi çağdaş ve toplumcu demokrasinin omurgası diyebileceğimiz siyasi kültürün dejenere olması kabul edilemez. Yine ittifak siyaseti, aday belirleme yöntemi, kayyım karşıtlığı, sınıf siyaseti, barış siyaseti kıran kırana eleştirilebilir. Özellikle yapının içinden konuşan herkesin önce kendinden başlaması, ben değişim için ne yaptım demesi önemlidir.

olarak milliyetçiliğin ve ırkçılığın seçimler aracılığıyla yükseldiği bir atmosferde hem iktidarın hem muhalefetin önünde hayati düzeyde sorumluluklar var. Ya toplum olacağız ya da kaos ve krizler derinleşerek devam eder. Bir bütün olarak siyaset kurumu 2015’ten 2023 seçimlerine kadar sürdürdüğü politikayı değiştirmek zorunda. Ne iktidar her istediğini yapabilme kapasitesine sahip ne de muhalefet iktidarın her şeyi yapmasına boyun eğmeli. Toplum değişim istiyor.

QOSHE - Milliyetçiliğin yeniden icadı - Mehmet Nuri Özdemir
menu_open
Columnists Actual . Favourites . Archive
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Milliyetçiliğin yeniden icadı

16 1
04.06.2023

Türkiye toplumu adil koşullarda yapılmayan bir seçimi daha geride bıraktı. Adil olmayan bir seçimin sonuçları elbette meşru olamaz. Topluma savaş ve şiddet, belediyelere kayyım, siyasetçilere miting alanlarından hapis ile tehdit, siyasi partilere kapatma talimatı ve siyaseti demokratik bir rekabet olarak değil savaş gibi düşünen devlet partisi ile eşit koşullarda yarışa girmek peşinen faşizmin belirlediği koşulları kabul etme anlamına geliyordu. Muhalefet bu şartları ve koşulları düzeltmeden seçimlere girerek büyük bir risk almış oluyor. Aslında 2015’ten beri yapılan seçimlerin tümünde bu riskler var. Değişim umudu motivasyonuyla yine de seçimlere bir anlam yükleniyordu; fakat 2015’ten bu yana yapılan seçimlerin hiçbirisi ne demokrasiye bir katkı sağladı ne de toplumsal sorunlara bir çözüm getirdi. Demokrasiyi monarşiden ayırmanın düşünülmüş en iyi yollarından biri olan seçimler, AKP ve ortaklarının devletin tüm kaynaklarını kullanarak kendilerini yeniden iktidara taşıdıkları bir oyuna dönüştü. Böyle olunca da seçimlerin sonuçlarından öte, artık seçimler aracılığıyla devreye konulan “konseptler” daha önemli hale gelmeye başladı. Peki o zaman 2023 seçimleri hangi konsepte hizmet etti ve etmeye devam edecek? Bu yazıda hem bu sorunun cevabına hem de seçimlerin değerlendirmesine odaklanacağız.

En başta söyleyelim; seçim öncesinde, esnası ve sonrasında ortaya çıkan realite Türkiye’nin milliyetçiliği ve ırkçılığı merkezine alan bir konsepte teslim olduğunu teyit eden bir tabloyu ortaya çıkardı. Öyle ki seçim süreçleri toplumsal sorunların çözümüne yönelik siyasi partilerin rekabet ettikleri bir demokratik yarıştan öte milliyetçi ve ırkçı sağ dalganın köpürtüldüğü bir fırsata dönüştü. Bu nedenle seçimlerin asıl işlevinden uzaklaşmasıyla iktidarın sınırlarını ve süresini, topluma ve siyasete olası etkilerini doğru tahlil etmek, buna karşı alternatif politikalar üretmek muhalif siyaset açısından dönemin görev ve sorumlulukları arasında yer almaktadır.

Rekabete dayalı seçimlerin niteliksel olarak değişmesinin en somut göstergelerinin başında Erdoğan’ın kampanya boyunca Türk tipi başkanlık rejimine denk düşecek şekilde milliyetçi ve ırkçı bir dilde ısrar ederek halk ile iletişim kurmasıydı. Erdoğan miting alanlarında sadece seçimleri kazanmayı değil bunun yanı sıra seçim aracılığıyla yeni bir aile, topluluk ve sosyoloji inşa etmeyi arzuluyordu; seçimleri kendine göre bir politik sosyoloji inşa etme aparatına dönüştürme çabası apaçık ortadaydı. İktidarın 2015’ten sonraki tüm seçimleri bu hedefi inşa etmede bir aparat olarak kullandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Seçimlerle ivme kazandırılan milliyetçi ve ırkçı toplum inşasının ileride halkların boğazlaşmasına kadar götürebilecek kapasiteye sahip olma riski, meselenin taktiksel değil stratejik bir olgu olarak değerlendirmesini zorunlu kılıyor. Zira tarihsel olarak bakıldığında Türk milliyetçiliğinin konjonktürel bir heves olmadığı görülecektir. Milliyetçilik ideolojisi her zaman kurucu ideolojinin temel harcı olmuştur. 2015’ten bu yana ise milliyetçilik ırkçılığa dönüşerek kurucu ideolojiyi güncellemiştir. Seçimler yeni kurucu ideolojinin maskarası haline getirilmiştir. Bu nedenle muhalefet ve demokratik kamuoyu açısından süregelen kurucu milliyetçiliğin yeniden icadını seçim kampanyası ile sınırlı olduğunu düşünmek 2015 sonrası içine düşülen yetersizliklerin sürmesi anlamına gelecektir. Haliyle her seçim sonrası öncekinden daha milliyetçi bir iktidarın yönetime taşınması Türkiye siyaseti açısından ciddiyetle ele alınması gereken bir olgudur. Bu nedenle milliyetçiliğin ve ırkçılığın geldiği aşamanın geçici değil sürekli ve uzun vadeli olacağını düşünerek siyaseti kurmak gerekiyor.

Cumhuriyetin ikinci yüz yılında Türk milliyetçiliğinin merkezinde iktidar ve muhalefet arasında pay edilmiş “çift başlı bir milliyetçilik ideolojisi” söz konusu. Muhalefetin milliyetçiliği yabancı düşmanlığına odaklıdır; iktidarın izini sürdüğü milliyetçiliğin odağında ise örgütlü Kürtlük var. Politikleşen örgütlü Kürtlüğün ölü Kürt ile ikame hedefi bir devlet politikası olarak farklı aktörlerle sürüyor. Bir taraftan sistem Kürtlüğüne devletin bütün olanakları peşkeş çekilirken diğer taraftan itiraz eden örgütlü Kürtlüğün inkarı ve imhası yeniden güncelleniyor. Örgütlü........

© Gazete Karınca


Get it on Google Play