We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Ruh üzerindeki gizem perdesini aralayan bir kitap: “Zor Problem: Bilinç” – Demet Parlar

5 13 30
15.01.2019

Demet Parlar

Saffet Murat Tura’nın geçen yılın başlarında yayınlanan kitabı “Zor Problem: Bilinç | Bilinç Nörobiyolojisinin Fenomenal Dünya Yorumu”nu, diğer kitaplarında olduğu gibi çıkar çıkmaz okudum.

Tura’yı, aynı fakülteden mezun olmuş olmamıza rağmen tıp camiasından değil, yoğun olarak nörobilim alanında çalışan bir bilim insani ve filozof olarak “Histerik Bilinç” kitabıyla tanıdım.

Tıp Fakültesi 2. sınıfta Penfield deneyleriyle karşılaşmasıyla başlayan bilincin ne olduğuna dair 45 yıldır süregelen büyük merak ve tutkusunun ürünleri olan, neredeyse arka arkaya yazdığı Histerik Bilinç ( 2007), Madde ve Mana (2010) ve Beynin Gölgeleri’nde (2016) bilincin ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı üzerine düşündüğü, tezini giderek nasıl geliştirdiğini bir okur olarak izleme şansına sahip oluyorsunuz.

Üç kitapta da aslında temel izlek insanın natüralizasyonu meselesi. Yani “Öznel yaşantılarımızı, bilincimizi doğa bilimleri yöntemleriyle açıklamak mümkün olabilir mi?” sorusu. Yalnız Beynin Gölgeleri’nde “fenomenal dünya” kavramını geliştirerek daha önceki çalışmalarına ve bence günümüz bilinç çalışmalarına göre de farklı bir bakış açısı getiriyor;

“İşte natüralizmi temel alan bu kitapta meydana gelen kavramsal ‘mutasyon’ yani ‘fenomenal bilinç’ yerine ‘fenomenal dünya’ kavramını geliştirmem bu bakımdan önemli. Fenomenal yaşantıların bilincin içeriği olmadığını, tam tersine bilincin beynin bazı nöral faaliyetleriyle oluşan fenomenal dünyanın içeriklerinden biri olduğunu göstererek düşünce dünyasının naif ya da sofistike her alanına sızmış örtük Kartezyenizmin nihai sonunu hazırlayan bir argüman geliştirme imkanını verdi… Bu argüman daha önceki çalışmalarımdan da ‘epistemolojik kopuş’ bir bakıma.”[1]

Dördüncü kitap “Zor Problem: Bilinç” ise “Beynin Gölgeleri”nde olgunlaştırdığı tezinin daha kristalize olmuş bir açıklaması, deyiş yerindeyse “Beynin Gölgeleri” için yazılmış bir prolegomena. Ve onun diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da bir doğa bilimciyle bir filozofun karşılıklı diyalogunu görebiliyorsunuz: Felsefi bir önerme doğa bilimsel yöntemlerle nasıl açıklanabilir ya da tersine, bilimsel bir önerme felsefi bir bakış açısıyla nasıl eleştirilir, analiz edilir, kavramsallaştırılır izliyorsunuz. Bu bağlamda Tura’nın ülkemizde ender bulunan üçüncü kültür[2] insanlarından olduğunu düşünüyorum.

İnsan olmaya dair tüm özelliklerimizi; görmeye, hissetmeye, kısaca altı duyumuzla yaşantıladığımız her şeyi, acılarımızı ve sevinçlerimizi, aşk, şefkat ve nefret gibi duygularımızı, renkleri ve doğadan duyduğumuz hazzı, yediğimiz yemekteki lezzeti, bacağımızdaki ve kalbimizdeki ağrıyı içeren bilincin beyinle ilişkisini 2400 yıl önce ilk kez Hipokrat farketmiş olmasına[3] rağmen neden doğa bilimleri beynimizin bizi biz eden, bir zombi değil de insan kılan bu fonksiyonunu 20. yüzyılın sonlarına kadar görmezden gelmiş? Daha doğrusu özellikle yirminci yüzyılın başından itibaren bilim örtük bir özdeşliği kabul etmesine rağmen neden beyinde yalnızca bazı elektro-kimyasal değişiklikler olurken bu yaşantıların nasıl oluyor da bizde renk, koku, lezzet, aşk olarak ortaya çıktığını açıklamayı gerekli görmemiş?

Gerçekten bilinç, filozofların binlerce yıldır ilgisini çeken bir problem olmayı günümüzde de sürdürürken, doğa bilim yöntemlerinin yalnızca nesnel problemleri açıklayabilmesi, bilincin öznel niteliklerinin doğa bilimleri kapsamı dışında düşünülmesi nedeniyle bilim insanlarının ilgisini çok daha geç çekiyor. Bunda sanırım gerek dinlerin ruh-beden ayrılığı üzerine kurdukları mitolojiler, gerekse Descartes’le güçlenen kartezyen bakış açısının dünyayı kavrayışımızdaki baskın etkileri, doğa bilimcilerin, tıp doktorlarının zihin-beden ayırımının (kartezyen ikilik) yarattığı temel sorunları görmezden gelmesinde etkili olmuş.

“Nörobiyolojinin kurucu hocaları C. Sherrington, E. Adrien, W. Penfield bilincin ortaya koyduğu zor problemin farkındaydılar elbette. Fakat bu büyük ustalar az ya da çok etkileşimci ikilikçi felsefi görüşün etkisi altında kabaca ruh gibi bir şeye inanma eğilimindeydiler. Bu nedenle bilinç alanına girmenin bilimsel çalışmanın sınırlarını çiğnemek anlamına gelebileceği gibi bir........

© Gazete Karınca