We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Gerçeklik ve bilim – Demet Parlar

8 8 15
24.03.2019

Biz halen Newton’un nedensellik anlayışının ve Öklid geometrisinin doğrularının hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz; uzayı bir boşluk, zamanı çizgisel olarak seyreden geçmiş, şimdi ve gelecekten oluşan farklı bir olgu olarak değerlendiriyoruz. Oysa artık uzayın ve zamanın dünyayı çevrelemeye yarayan yapılar olduğu düşüncesinden vazgeçmemiz, uzay ve zamanın büyük ölçeklerde ortaya çıkan kaba hatlı yaklaşık kestirimler olduğunu kabullenmemiz, dünyayı anlamak için kullandığımız dilbilgisini değiştirmemiz gerekiyor.

Demet Parlar

“Görünenle gerçek bir olsaydı bilime gerek kalmazdı”

Karl Marx

Ne güzel demiş Marx, sahiden insan görünenin gerçekliğini kabul etseydi yalnız bilim değil, felsefe de sanat da olmaz, kendimizi evrenin merkezinde sabit duran düz bir dünyada sanmaya devam ederdik.

Görünenin gördüğümüz gibi olmadığı, farklı bir gerçek olduğu sezgisi ve merakı insanın en temel özelliklerinden biri olsa gerek. Bu merak sayesinde dünyanın yuvarlak olduğunu ve delicesine döndüğünü öğrendiğimiz dört yüz yıldan beri gerçekliğin hiç de bize göründüğü gibi olmadığını anladık.

Platon’un bu meseleyi mağara metaforuyla kavramsallaştırmasının üzerinden geçen 2400 yıl boyunca bu problem yalnız felsefe ve bilim insanlarını değil sanatçıları, dini ve mistik dünyayı da çok ilgilendiren ve ilgilendirmeye devam eden önemli bir soruyu ısrarla sorduruyor; “Gerçeklik nedir?”

Gerçekliğin ne olduğuna dair öne sürülen sağlamca sınanmış ve sınanmakta olan bilimsel kuramlar* evrene, dünyaya ve canlılığa dair bilgilerimizi değiştirip, derinleştiriyor, olağan bulduğumuz, sorgulamadan kabullendiğimiz kavramların anlamı farklılaşıyor, doğal olarak dünya imgemiz de değişiyor. Bilim tarihi bu değişimi çok güzel gösteriyor aslında. Aristo ve Ptolemaios’un dünya merkezli sabit evren modeli, sabit yıldızlar kubbesinin ötesinde cennet ve cehenneme de rahatça yer kaldığı için kilise tarafından benimsenir ve desteklenir.[1] Sağduyumuza uygun, görünenle ve kutsal kitaplarla çelişmeyen bu dünya modeli yaklaşık 1300 yıl tartışmasız kabul görür.

Bu modelin astronomik gözlemlerle uyuşmadığını fark eden Kopernik, 1514 yılında güneşin merkezde olduğu, dünya ve gezegenlerin döngüsel yörüngeler izleyerek güneşin etrafında hareket ettiği farklı bir evren modeli geliştirdi. Neredeyse yüz yıl sonra Galileo’nun Kopernik’in güneş merkezli evren modelini kendi geliştirdiği teleskoplarla yaptığı gözlemlerle ve matematiksel olarak ispat etmesi üzerine İtalya’nın İngiliz Büyükelçisi, İngiltere Kralı I. James’e bu büyük olayı bir mektupla haber verir: “Galileo isimli profesörün yazdıkları doğru çıkmazsa adam yandı, eğer doğru çıkarsa biz yandık; çünkü ‘Dünya hiç de bildiğimiz gibi değilmiş’ diyerek başka bir Dünya’da yaşayacağız.”[2]

Gallileo’nun ardından Newton, Galileo ve Kepler’in kuramlarını geliştirerek, dünya üzerindeki hareket yasalarının göklerdeki hareket yasalarıyla aynı olduğunu kanıtlayan, gezegenlerin yörüngede kalmasının nedenini açıklayan evrensel kütle çekim yasasını buldu: 17. yüzyıla kadar Newton öncesinde sorulan “Neden Ay yörüngede kalıyor da üstümüze doğru gelip çarpmıyor?” sorusu da yanıtlanmış oluyordu.[3]

Gündelik yaşam bu yeni dünya algısıyla “başka bir Dünya’da” devam ederken, gezegenleri yıldızların çevresinde yörüngede tutan kuvvetin ne olduğu sorusunu bilim insanları 20. yüzyıl başına kadar yanıtlayamadılar. Ayrıca Newton’a göre uzay evren için büyük boş bir kap, katı bir kutu olmalıydı. Nesnelerin, bir kuvvet tarafından saptırılmadıkları sürece düz bir çizgide hızla hareket ettikleri devasa bir çerçeve… Ama dünyanın da içinde bulunduğu bu kap, bu “uzay” neden oluşur?

İşte Newton’un kuramıyla bağlantılı bu iki büyük problemi (İlki; kütle çekim kuvveti nedir, nasıl tanımlanır? İkincisi ise Newton uzayı nedir?) Einstein 1915’te genel görelilik ile açıkladı:

“Dünya parçacıklar ve alanlardan oluşur, o kadar; uzayı fazladan bir öğe olarak hesaba katmak gerekmez. Newton uzayı kütle çekim alanıdır. Ya da tersi, aynı biçimde kütle çekim alanı da uzayın ta kendisidir. Düz ve sabit olan Newton uzayından farklı olarak kütle çekim alanı hareket eden, dalgalanan bir şeydir.”[4]

Görelilik kuramı zaman ve uzay hakkında bildiklerimizi tümüyle değiştirdi. Einstein bize bu kuramla evrenin patladığı, uzayın çıkışı olmayan kara deliklere gömüldüğü, zamanın bir gezegene yaklaşıkça yavaşladığı, yıldızlar arası uzayın denizin yüzeyi gibi dalgalandığı renkli ve şaşırtıcı bir dünya imgesi sunar.

Bu olağanüstü imgenin yanısıra zamanın uzaydan tamamiyle ayrı ve bağımsız olmadığını, onunla birleşerek uzay-zaman denilen bir nesneyi biçimlendirdiğini göstererek dört boyutlu bir evrenin kapılarını açtı.

Aslında Newton sonrasında iki yüz yılı aşkın bir süre, uzay ve zamanın içinde olayların sahne aldığı, ancak olan bitenlerden........

© Gazete Karınca