NE OLACAK SONUMUZ? |
Dünyanın neden böyle bir yer olduğuna dair yakınmaya hiç mi hiç hakkımız yok. Bunda hepimizin az çok payı var. Özellikle cep telefonları çıktıktan sonra çalışkanlık, üretkenlik, sorgulama adına mertlik bozuldu. Hepimiz standartlarımızı epey bir düşürdük, ölümcül gayretleri unuttuk. Bizden önceki nesillerin çektiklerini ağzımıza ve dilimize almaz olduk. Bizler, dünyanın en acılı topraklarının üzerinde yaşıyoruz. Hayatlarından ve tüm varlıklarından bizim için vazgeçenlere rağmen biz bazı şeyleri ne yazık ki koruyamadık. Değerlerimizi koruyamadık, sahip olduklarımızı koruyamadık, zihnimizi koruyamadık. Beynimizin kıvrımlarına işledikleri uyuşukluk aşılayan sloganları şiarımız haline getirdik. “Evrene mesaj gönder (ona bırak), hayal et yeter, çekim gücü halleder (sen otur), isteklerini yaz (sonra unut)” türünden vaatlere ikna olduk ve dünyadaki tüm iyilikleri inşa eden sebatın yerini bu vaatler alınca gayretli olmayı kelime haznemizden çıkardık. Başarının, mutluluğun, olabilmenin, üretebilmenin, yaratabilmenin birkaç sihirli hareket veya sözle ele geçirilebileceğine inandırıldık. Konfor diye elimize tutuşturulanları kaybetmektense ölmeyi tercih edebilecek kadar saçma bir noktaya geldik. Geçenlerde lise çağlarında olan iki gencin sohbetine denk geldim, daha doğrusu karşılıklı ötüşmelerine demeliydim. O kadar derinliksiz ve talihsiz bir diyaloğa başka türlü bir isim vermemiz mümkün değil. Ne kadar şanslı bir dönemde yaşadıklarından dem vuruyorlar. “İyi ki de bundan elli atmış yıl önce genç olmamışız, o zaman ne internet vardır ne de cep telefonu.” diyor biri, diğeri de onu haklı çıkarmak için ekliyor: “Düşünsene sosyal ağlar yok, WhatsAp yok, Youtoube yok, mail yok, ne kadar sıkıcı. O dönemler yaşayacağına ölsen daha iyi.” Kızıp şaşırıyoruz ama bizler de onlardan pek farklı değiliz tarafsız gözle değerlendirince. İyice tembelleştik, konfor diye bize sunulanlara iyice yapışıp kaldık, onlarsız bir dünya düşünemiyoruz. Çok çalışmak, manuel çalışmak bizim için ölüm gibi bir şey. Sıradan bir hayatın içinde durumumuz bu, peki ya geleceği yaratma konusunda ne durumdayız acaba? Bizler bizden öncekiler gibi var gücüyle çalışmak, ülke geleceği için kendini paralayanları desteklemek şöyle dursun çalışıp bir şeyler yapmak veya bir şeyler olmak isteyenlerin önünü yine aynı konformist mantıkla kesmeyi kendimize bir görev biliyoruz. Hatta hayatın aksayan bir yönünü tamir edebilecek bir uğraşı kendine takıntı haline getirmiş insanlara söylediklerimizle çelme takmakta bir sakınca görmüyoruz. “Aylak mı kaldın, sen mi kurtaracaksın, başka işin mi yok, hangi gücünle (çoğu zaman vücudumuzun alt kısımlarında bir bölüm zikredilir bu noktada) yapacaksın, milletin akıllısı sendin…” Büyük ve erdemli bir iş için adım atmaya kalkma, neler neler duyarsın. Bu davranışı karşısındakine reva görenler büyük ihtimalle aynı yaklaşımla kendileri de karşılaştı. Korku filmlerinde zombiye dönüşenler gibi ısırıldığımız için ısırıyoruz desek teşbihte hataya düşmüş olmayız. Hala vazgeçmemiş olan, her sabah bir soruna çözüm olabilmek için uyanıp çırpınıp duranlara deli (hatta enayi) muamelesi yapanlarımız gün be gün arttıkça dünya nasıl düzelecek acaba? Bir yaraya parmak basacak insanları cezalandırırken hiçbir işin sonunu getiremeyenleri ödüllendiriyoruz. Neden? Çünkü insanlığa adanmışlığa tutkuyla bağlı olanlar gözümüze birer çılgın ve hatta manyak gibi görünüyor. Gece gündüz didineni neden sevmiyoruz? Neden bindiğimiz dalı kesiyoruz? Neden insanlığın son kalesi olan canı gönülden çalışan insanları ekarte etmek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz? Bunların yanıtını biliyoruz elbette; ama yüksek sesle dillendiremiyoruz. Böylelerinin yanında gayretsizler gayet sönük kalıyor; çalışmak, görev insanı olmak bu yüzden sözüm ona küçümseniyor. Küçümsenmekle de kalınmıyor, hasbi tembeller tarafından böyle insanlar hem alay konusu oluyor hem de dünyanın bütün yükü onların sırtlarına yükleniyor. Yerden bir karış yükselebiliyorsak onların sayesinde olduğunu bile bile neredeyse çabalayanların başlarını ayaklarımızın altına alıp ezesimiz geliyor.
Garip bir rehavet içindeyiz, hepimizin üzerine hareketsizlikten küf kokusu sinmiş. Gayretsizliği “akışa bırakmak”, “kendiliğindenlik” ve “doğal ilerleme” gibi kavramlarla temize çıkarmaya çalıştıkça daha da batacağımız kesin. İnsanoğlu şu yakın zamana kadar hiç bu kadar edilgen olmadı. Öz eleştirimizi yapmaya ne cüretimiz ne dirayetimiz var. İşleri tam tersine çevirmezsek dünya da tam tersine dönmeye başlayacak yakında. Tutku ve adanmışlıkla hareket edenleri ödüllendirmeli, miskin miskin bir köşede kaderini bekleyenlere haddini bildirmeliyiz. Ancak bu şekilde sorunlara çözüm bulur ve ayağımızı bastığımız her yeri yaşanılabilecek bir hale getirebiliriz. “Sorunlar sorun değildir; onlarla başa çıkma şekli sorundur,” demiş Virginia Satir. Bu sözüyle aslında sorunların kendisinin değil, bizim onları ele alış biçimimizin hayatımızı şekillendirdiğini vurgular. Yani sorunlar kaçınılmazdır; önemli olan, onları nasıl yorumladığımız ve hangi yöntemlerle çözdüğümüzdür. Bu düşünceye bir şey daha ekleyebiliriz: “Sorunlar, kişiliğin gelişmesi için gereklidir; insan, ancak sorunlarla yüzleştiğinde büyür.” (Carl Gustav Jung)
Son zamanlarda insan zekasıyla ilgili bir bilgi dolaşıyor her yerde. “İlk kez bir nesil ebeveynlerinden daha düşük zekâ seviyesine sahip çıktı.” İşte sorunlarla yüzleşmemenin, konfor ve ekran bağımlısı olmanın, rehavet dolu bir hayatı kendine uygun bulmanın bize getirisi bu. Peki biz insanlığın sonu ne olacak?