Hayret etmek, içinde yaşadığımız bu kabusa rağmen, hem aklımızı korumak hem de var kalmaya devam edebilmek için bir mücadele yolu olsa gerek. Bence, bir şeylerin nasıl bu kadar fütursuzca yapılabildiğine hayret etmeye devam ettiğimiz sürece, kendimizi olup bitenin absürtlüğüne teslim etmeme direnci buluyoruz. Mesela kamu görevlilerinin nasıl bu kadar rahatça, hiç hesap vermeyecekmişçesine yolsuzluk yapabildiğine, suça karışabildiğine, aynı zamanda bir tüccar, bir iş insanı olan bir bakanın açık açık kendi şirketine imtiyaz sağlayan bir kararın altına rahatlıkla imza atabildiğine, bir başka bakanın sahibi olduğu firma üzerinden kendi bakanlığına fahiş fiyata ürün satabildiğine hayret etmek, aynı zamanda bunların olağan, sıradan edimler olmadığına dair bir gerçeklik algısında ısrar etmemiz anlamına geliyor. Son günlerde olup bitenlere bakın: Daha dün, Türkiye’nin creme de la creme bir üniversitesinin rektörünün kırmızı plakalı makam aracında 7 bavul dolusu uyuşturucunun ele geçirildiği haberi çıkıyor. Bir başka önemli üniversitenin, katıldığı televizyon programında daha önce, “ben daha çok okumamış, ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halkın ferasetine güveniyorum” sözleriyle cehaleti öven ve “en tehlikeli olan üniversite mensupları” dedikten sonra YÖK Denetim Kurulu üyeliğine seçilen profesörü Bülent Arı, bir kadın akademisyenin odasını basarak “ya benimle olacaksın ya da seni işten attırırım” diye tehdit edebiliyor. Lise mezunu Ayşem Özkiraz, aylarca bir devlet hastanesinde doktor olarak çalışıyor, ameliyata giriyor ve çevresindeki herkesi buna inandırıyor. Daha bundan bir yıl önce, yıllardır üniversitede öğretim üyesi olarak çalışan ve sahte doçentlik belgesiyle profesör kadrosuna atandığı ortaya çıkan Zulal Atalay Laçin’in üniversite diplomasının olup olmadığı dahi bilinmiyor. Basit bir Google aramasıyla internet üzerinden, “e-devlet onaylı” açıklamasıyla sahte diploma satan birçok adrese ulaşabiliyorsunuz. İlanlara bakarsanız, para karşılığı intihal denetimlerinden başarıyla geçme garantili doktora tezi, yüksek lisans tezi, bitirme tezi yazmak, uluslararası dergilerde makale yayınlamak, sıradan ve kârlı bir işkolu olarak epeyce gelişmiş görünüyor. Daha KPSS sorularının bir yayınevinin kitabındaki sorularla aynı olması sebebiyle sınavın iptal edilmesinin üzerinden kaç ay geçti ki? Ya da daha önce en yüksek merciin “Ne istediler de vermedik?” serzenişlerine konu olan cemaatin KPSS, üniversite, askeri okul ve daha bilmediğimiz pek çok kurumun sınavlarının sorularını kendi mensuplarına servis ettiğinin “kandırılmışız” sözleriyle ilan edilmesinin üzerinden kaç yıl geçti? Bunların hepsine şaşırıyoruz, hayret ediyoruz. Tıpkı bir “insan”ın her gün yaptığı sıradan bir işmişçesine masum bir köpeği kafasına kürekle vura vura öldürmesine, diğerlerinin bu “olağan” işi seyretmekle yetinmesine şaşırdığımız gibi. Markete gidince bir kutu bulaşık deterjanının 300 TL olmasına ya da asgari ücretin 5500 TL olduğu bir ülkede açlık sınırının 7780 TL hesaplanmasına da şaşırıyoruz. Bütün bunlara rağmen iktidarın nasıl olup da seçmen desteğini hala sürdürebildiğine şaşırdığımız gibi… Hayret etmeye devam etmek, aynı zamanda kabul etmemek anlamına geliyor çünkü. Kabul etmiyoruz ve değiştirmek istiyoruz.

Pazartesi günü, Altılı Masa dokuzuncu kez bir araya gelmeden önce, 28 Şubat’ta liderlerin altına imza attıkları mutabakat metniyle açıkladıkları güçlendirilmiş parlamenter sistemi hayata geçirmek için Anayasanın 84 maddesinde öngördükleri değişiklikleri anlatan bir toplantı düzenledi. 6 muhalefet partisinin temsilcilerinden oluşan anayasal ve yasal reform komisyonu bir süredir bu değişiklik taslağı üzerine çalışıyordu. Değişiklik taslağında yer alan maddelerin sırayla söz alan komisyon üyeleri tarafından açıklanmasına geçilmeden önce izletilen tanıtım filminde hukukun üstünlüğü, ortak akıl, katılımcılık, çoğulculuk ve güçler ayrılığı vurgusu ile birlikte “Şimdi Demokrasi Zamanı” sloganı öne çıkıyordu. Aynı slogana komisyon üyelerinin oturduğu masada da yer verildiğini gördük. Değişiklik paketinin gerekçesinin “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ni yürürlükten kaldırmak ve Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme geçişi sağlamak” olarak tanımlandığı toplantıda yasama ve yürütme erkleri ile ilgili düzenlemelerin yanı sıra, şu an içinde yaşadığımız memlekette pek çoğumuzu nefes alamaz hale getiren pek çok konuyla ilgili de anayasa değişikliklerinden söz edildi: Mesela bu değişiklik paketiyle anayasaya devletin doğal hayatı ve hayvanları koruyacağı, hayvanlara yönelik eziyet ve kötü muamele yapılmaması için gerekli tedbirleri alacağı maddesi ekleniyor. Her an ormanların, meraların, tarım arazilerinin talan edildiği, yandaş müteahhitlere, maden şirketlerine, enerji şirketlerine peşkeş çekildiği bir düzenden nemalanan bir siyasal sistem açısından en az parlamentonun güçlendirilip tek adam rejiminin ortadan kaldırılması kadar önemli bir değişiklik. İnsan hayatının hiç değerinin olmadığını onlarca kez ve özellikle de pandemi sırasında acı biçimde gördüğümüz bir siyasal atmosferde, devleti sokaklara atılan, barınaklarda ölüme terk edilen, eziyet edilen hayvanları korumak için önlem alma yükümlülüğü altına sokan bir anayasa değişikliği, eğer muhalefet seçimi kazanır da yürürlüğe konabilirse, hayatı hepimiz için daha yaşanır kılabilir.

Aynı şekilde, değişiklik paketinde yurttaşların temel haklarını ödevleriyle birlikte ele alan 82 Anayasasının ruhunu değiştirmeye yönelik de bir düzenleme var. Temel haklar ve ödevler maddesinin başlığının “temel haklar ve hürriyetler” olarak değiştirilmesi öngörülüyor. Böylece devlet-yurttaş ilişkisinde kişinin hak ve özgürlüklerinin sınırını devlete yönelik ödevleri ile çizmeyen bir bakış açısının önünü açıyor. Böyle bir perspektif değişikliğinin biz sıradan yurttaşların hayatında nasıl bir etkisi olacağını daha iyi anlayabilmek için şu örneği düşünebiliriz: Bugünlerde, Ankara idare mahkemelerinde sessiz sedasız Barış Akademisyenlerinin davaları görülüyor. Anayasa Mahkemesi'nin ifada özgürlüğü ve aynı zamanda akademik özgürlükler kapsamında olduğunu tespit ettiği “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiri sebebiyle ağır ceza mahkemelerinde yargılanan akademisyenlerin tümü Anayasa Mahkemesi'nin kararının ardından yargılandıkları davalardan beraat ettiler. Ne var ki, OHAL Komisyonu, kamu görevinden ihraç edilen 400’ün üzerindeki akademisyenin göreve iade başvurusunu kamu görevlisinin “devlete sadakat” ödevini gerekçe göstererek reddetti. Akademisyenlerin OHAL Komisyonu kararına karşı idare mahkemelerinde açtıkları davalar da birer birer benzer gerekçelerle reddediliyor. Altılı Masa'nın kaldırmayı planladığı YÖK’ün denetimindeki üniversitelerimiz, mahkemelere, ihraçlarımızı haklı kılmak için Anayasa Mahkemesi'nin akademik özgürlük kararını hiçe sayan savunmalar gönderiyor ve beraat ettiğimiz davaların iddianamelerindeki, yalan olduğu Anayasa Mahkemesi'nin kararında sabitlenen suçlamaları bir kez daha yöneltiyorlar. Tam da bu yaklaşım, bugün hukukun üstünlüğünden ya da yargı bağımsızlığından söz edemeyeceğimiz gerçeği ve bu davaların aslında tümüyle siyasi davalar olduğuna dair birçok işaretin yanı sıra, ödevleri hakların önünde ve onlara üstün gören bir zihniyetin bizlerin özgürlük alanlarını nasıl ortadan kaldırdığını gösteriyor. Bu nedenle, anayasa değişikliği paketinin “parlamenter sistemin güçlendirilerek yeniden inşası”na dair vaatlerinin yanı sıra, burada tek tek sıralamayacağım birçok maddede getirdiği değişiklik, Altılı Masa'da ortaya çıkan uzlaşının -bütün açmazları ve eksiklikleri ile birlikte- sadece bir sistem değişikliğiyle sınırlı kalmayan bir ideali, bizlerin gündelik hayatlarının demokratikleştirilmesini mümkün kılacak bir zihniyet değişikliğini vaat ettiğini söylemek gerekiyor.

Elbette, buradaki niyetin samimiliğinden kuşku duymasam ve bunun mümkün olmasını canı gönülden istesem bile, “Şimdi Demokrasi Zamanı” sloganının hakkını verecek bir değişikliğin bir anayasa değişikliği paketi ile hatta yeni bir anayasa ile mümkün olacağını düşünenlerden değilim: Üniversite birinci sınıfta, sanırım “Anayasaya giriş” dersinin ilk haftasında, dersin pek kıymetli hocası, “kötü niyet karşısında hukukun yapabileceği hiçbir şey yoktur” demişti. Üzerinden otuz yıldan fazla zaman geçmesine rağmen hiç unutmadığım bu söz, belki de beni siyaset bilimci olmaya iten en kritik dönüm noktasıydı. Eğer hukuk sizi kötü niyet karşısında koruyamıyorsa, o zaman dünyanın en mükemmel, en özgürlükçü anayasasını da yazsanız, kâğıt üzerinde en demokratik rejimini de kursanız, sizin oylarınızla elde ettiği erki kötüye kullanmaya meyilli bir iktidar karşısında kendinizi savunmak için başka demokratik araçlara ihtiyacınız var demektir. Seçimi kazanır da bu rejimi değiştirme gücünü bulursa, Altılı Masa'nın önünde duran en önemli sorunlardan birinin bu olduğunu düşünüyorum. Anayasanın ya da yasal reformların gücünü küçümsemeden, sadece içinde yaşadığımız kabusa şöyle bir bakarak, iyi niyetle yapılan anayasal ya da yasal değişikliklerin neden kendi başına yeterli olmayacağını anlamak mümkün. Her şey bir yana, soruları çalınan o sınavlarla, liyakat değil sadakat gözetilerek yapılan mülakatlarla bürokraside, akademide, yargıda paraşütle indirilen kadroların, anayasada ya da yasalarda yapılan değişikliklerle bir anda işlerinin gereğini yapmaya başlayacaklarını, mesela bir zamanlar cemaatten, şimdilerse ise iktidardan talimat alan yargıçların artık vicdanlarıyla karar vereceklerini beklemek safdillik olur. Sahte diplomalarla kimlerin nerelere yerleştirildiğini ise belki hiç bilemeyeceğiz. Siyaseti bir ticari kazanç aracı, siyasete girmeyi bir yatırım olarak gören siyasetçilerin yeni seçilecek güçlendirilmiş parlamentoda sadece vicdanlarını ve temsil ettikleri halkın iradesini gözeterek hareket edeceklerini varsaymak ne kadar mümkün?

Seçim kampanyasına anayasa değişikliği paketini sunarak başladığını anladığımız Altılı Masa'nın, “Şimdi Demokrasi Zamanı” sloganının altını bundan sonra nasıl dolduracağını belirlemek bizim elimizde. Bize fikrimizi sorsalar da, sormasalar da. Tek başına hayret etmek, olup biten bunca şey karşısında akıl sağlığımızı korumamıza yardım etse bile, bir şeyleri değiştirme gücü vermiyor bize ne yazık ki. Kabul etmediğimizi, itiraz ettiğimizi her fırsatta söylemek ve masanın etrafında oturanlardan hangisine oy verecek olursak olalım, muhalefeti değişime zorlamak da gerekiyor.

QOSHE - Altılı Masa'nın anayasa değişikliği bizi buhrandan çıkarır mı? - Ülkü Doğanay
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Altılı Masa'nın anayasa değişikliği bizi buhrandan çıkarır mı?

51 11 5
01.12.2022

Hayret etmek, içinde yaşadığımız bu kabusa rağmen, hem aklımızı korumak hem de var kalmaya devam edebilmek için bir mücadele yolu olsa gerek. Bence, bir şeylerin nasıl bu kadar fütursuzca yapılabildiğine hayret etmeye devam ettiğimiz sürece, kendimizi olup bitenin absürtlüğüne teslim etmeme direnci buluyoruz. Mesela kamu görevlilerinin nasıl bu kadar rahatça, hiç hesap vermeyecekmişçesine yolsuzluk yapabildiğine, suça karışabildiğine, aynı zamanda bir tüccar, bir iş insanı olan bir bakanın açık açık kendi şirketine imtiyaz sağlayan bir kararın altına rahatlıkla imza atabildiğine, bir başka bakanın sahibi olduğu firma üzerinden kendi bakanlığına fahiş fiyata ürün satabildiğine hayret etmek, aynı zamanda bunların olağan, sıradan edimler olmadığına dair bir gerçeklik algısında ısrar etmemiz anlamına geliyor. Son günlerde olup bitenlere bakın: Daha dün, Türkiye’nin creme de la creme bir üniversitesinin rektörünün kırmızı plakalı makam aracında 7 bavul dolusu uyuşturucunun ele geçirildiği haberi çıkıyor. Bir başka önemli üniversitenin, katıldığı televizyon programında daha önce, “ben daha çok okumamış, ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halkın ferasetine güveniyorum” sözleriyle cehaleti öven ve “en tehlikeli olan üniversite mensupları” dedikten sonra YÖK Denetim Kurulu üyeliğine seçilen profesörü Bülent Arı, bir kadın akademisyenin odasını basarak “ya benimle olacaksın ya da seni işten attırırım” diye tehdit edebiliyor. Lise mezunu Ayşem Özkiraz, aylarca bir devlet hastanesinde doktor olarak çalışıyor, ameliyata giriyor ve çevresindeki herkesi buna inandırıyor. Daha bundan bir yıl önce, yıllardır üniversitede öğretim üyesi olarak çalışan ve sahte doçentlik belgesiyle profesör kadrosuna atandığı ortaya çıkan Zulal Atalay Laçin’in üniversite diplomasının olup olmadığı dahi bilinmiyor. Basit bir Google aramasıyla internet üzerinden, “e-devlet onaylı” açıklamasıyla sahte diploma satan birçok adrese ulaşabiliyorsunuz. İlanlara bakarsanız, para karşılığı intihal denetimlerinden başarıyla geçme garantili doktora tezi, yüksek lisans tezi, bitirme tezi yazmak, uluslararası dergilerde makale yayınlamak, sıradan ve kârlı bir işkolu olarak epeyce gelişmiş görünüyor. Daha KPSS sorularının bir yayınevinin kitabındaki sorularla aynı olması sebebiyle sınavın iptal edilmesinin üzerinden kaç ay geçti ki? Ya da daha önce en yüksek merciin “Ne istediler de vermedik?” serzenişlerine konu olan cemaatin KPSS, üniversite, askeri okul ve daha bilmediğimiz pek çok kurumun sınavlarının sorularını kendi mensuplarına servis ettiğinin “kandırılmışız” sözleriyle ilan edilmesinin üzerinden kaç yıl geçti? Bunların hepsine şaşırıyoruz, hayret ediyoruz. Tıpkı bir “insan”ın her gün yaptığı sıradan bir işmişçesine masum bir köpeği kafasına kürekle vura vura öldürmesine, diğerlerinin bu “olağan” işi seyretmekle yetinmesine şaşırdığımız gibi. Markete gidince bir kutu bulaşık deterjanının 300 TL olmasına ya da asgari ücretin 5500 TL olduğu bir ülkede açlık sınırının 7780 TL hesaplanmasına da şaşırıyoruz. Bütün bunlara rağmen iktidarın nasıl olup da seçmen desteğini hala sürdürebildiğine şaşırdığımız gibi… Hayret etmeye devam etmek, aynı zamanda kabul etmemek anlamına geliyor çünkü. Kabul etmiyoruz ve değiştirmek istiyoruz.

Pazartesi günü, Altılı Masa dokuzuncu kez bir araya gelmeden önce, 28 Şubat’ta liderlerin altına imza attıkları mutabakat metniyle açıkladıkları güçlendirilmiş........

© Gazete Duvar


Get it on Google Play