Yakın dönemin öne çıkan dizilerinden "The Man in the High Castle", Almanya ve Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’nı kazandığı ve ABD’yi ortadan ikiye bölerek işgal ettikleri bir evrende geçiyordu. Bu "tarih başka türlü aksaydı ne olurdu" esprisinin uzay yarışına uyarlanmış versiyonu olan "For All Mankind", üçüncü sezonunun finalinde bizleri bambaşka sorularla baş başa bırakarak şimdilik veda etti. İlk sezona dair kısa bir değerlendirme yapmıştık ama son iki sezona dair de iki kelam etmek gerekiyor.

"For All Mankind", gerçek ve kurmaca karakterleri birbirinin içine geçirerek 1960’lı yılların sonundan 90’ların ortasına uzanan bir 'uzay macerası' anlattı üç sezonda. Ama tarihi başka türlü işleterek. Bilmeyenler için kısa özet geçecek olursak, NASA’nın parlak bilim insanları Ay’a ayak basmak için çalışırken bir sabah uyanırlar ki, Sovyetler Birliği’nin orak çekiçli bayrağı Ay’da dalgalanıyor. Hayal kırıklığına uğrayan ve aşağılanmış hisseden ABD, işleri daha da hızlandırıyor ve planlanandan çok hızlı bir şekilde o da Ay’a ayak basıyor. Ama o da ne, Sovyetler bu kez bir kadın kozmonot gönderiyor Ay’a. NASA hızlıca bir program geliştiriyor ve kadın astronotlar yetiştiriyor. İki büyük ülke, Ay’daki madenleri ele geçirme yarışına girişiyorlar böylece. İkinci sezon, bir yandan Ay'da bu yarışın devam ettiği, karakterlerin ise kendi iç dünyalarında çalkantılar yaşadığı bir aralığı anlatıyordu. Geçen hafta sona eren üçüncü sezonun merkezinde ise Mars yer aldı.

İzlemeyenler için fazla detaylara girip hem dizinin hem de yazının tadını kaçırmak istemem ama bu kez işin içinde yalnızca iki büyük ülke değil, bir de büyük sermaye grubu yer alıyor. Açıkçası, ilk iki sezonda tarih bambaşka akmasına rağmen dizinin yaratıcılarının Sovyet temsilindeki ezberlerde ısrar etmesi biraz rahatsız ediciydi. Üçüncü sezonda ya buna alıştım ya da biraz daha farklı bakmaya başladılar.

"For All Mankind", ilk üç sezonunda gerçek tarihte olanlarla kurguyu birbirine harmanlıyor. Mesela Ay’a ilk ayak basan insan Neil Armstrong ve peşinden giden Buzz Aldrin’i görebiliyoruz. Ama Nixon, Watergate skandalıyla değil, seçimle gidiyor ve yerine de Carter değil bir Kennedy geliyor! Gorbaçov’un iktidara gelişiyle birlikte Sovyetler Birliği çok büyük bir ekonomik ivme kazanıyor. Özellikle dizinin üçüncü sezonu 90’lı yılların ortasında geçtiği için Sovyetler Birliği ve sosyalist bloğun olduğu bir evren kurmak zorunda. Belki de bu yüzden daha temas edilebilir, insani özellikleri olan karakterler yaratmak durumunda kaldılar, kim bilir? Ama rejimler açısından bakıldığında ABD’nin hızla mesafe kat ettiğini, Sovyetlerin ise yerinde saydığını söyleyebiliriz. Mesela ABD’li bir başkan cinsel yönelimini 90’larda açıklayabiliyor. Ama Sovyetlerde gulaglar hala var!

Dizinin siyasal temsilini arka plana atarsak (bir kenara koymak mümkün değil), adından da anlaşılacağı gibi insan soyu için nelerin farklı olabileceğine dair bir akıl yürütme "For All Mankind", bir yandan hikâyenin ana kahramanlarının, yani işin ABD ayağındakilerin yaşadıkları dönüşümü bu yeni tarihin içinde görmek, insanların bu duruma uyum sağlamasına tanıklık etmek işin dramatik boyutunu hayli yükseltiyor. Öte yandan, şimdilerde sahip olduğunuz teknolojik imkanların 90’larda var olduğu alternatif bir dünyanın nasıl olacağına dair merak da uyandırıyor. Özellikle de dördüncü sezon için işaret edilen 2003 ve sonrasının!

Öte yandan dizinin yaratıcıları Ronald D. Moore, Ben Nedivi ve Matt Wolpert bilimsel gelişme, uzayın keşfi meselesine iki farklı boyuttan bakıyor. Birincisi yayılmacılık açısından. Yani her ülkenin (bir ara Çin ve son sezonda Kuzey Kore’de giriyor devreye) maden/enerji kaynaklarına ulaşmak için uzayı bir hedef olarak kendisine koyması. İkincisi de sonsuzluk içinde birbirleriyle dayanışmak, yardım etmek zorunda kalan farklı insanların temasının olanakları. Bu bölümü oldukça realist ele aldıkları söylenebilir ki bence dizinin elini yükseltiyor bu tercih. "Birbirinizi sevininiz" ucuzluğuna kapılmadan, iki tarafından da ideolojik bagajlarını bir yana bırakamadığı, önyargılarından kolay arınamadığı ama bir biçimde hayatta kalmak için dayanışmak durumunda olduğu bir evren inşa ediliyor.

Bence dizinin üçüncü ayağını ise NASA’nın başındaki Margo Madison ve Sovyet uzay programının başındaki Sergei Nikulov arasındaki ilişki oluşturuyor. Hem insanlığın tarihini değiştiren iki önemli bilim insanı olarak hem de birbirlerine karşı hissettikleri yakınlık nedeniyle ikilinin ilişkisi dizinin ayrı bir aksını oluşturuyor. Hele ki üçüncü sezonun finalinde yaşanan dönüşüm, 2000’li yıllarda mücadelenin çok daha başka türlü olabileceğinin emarelerini veriyor.

Tek sıkıntı, ABD’nin ve Amerikan toplumunun bu kurgusal tarihte yaşanan gelişmeler karşısında yaşadığı dönüşümü, biraz hikâyenin diğer tarafları açısından da görebilmek. Diziyi çok özel kılacak fırsatlardan birisi bu aslında. Kastettiğim iyi, sevecen göstermek değil ama yeni bir tarih inşa ederken, geçmiş tarihin ve onun ezberlerinin mümkün olduğu kadar dışarıda bırakılması. "For All Mankind", alternatif tarih inşa ederken gerçekte yaşanmış bazı şeyleri eğip bükerek de yol alıyor bazen. Üçüncü sezonda devreye giren ve iki devletten de büyük yatırım yapan özel şirket örneğin. Elon Muskgilleri işaret ediyor ve belli ki bir sonraki sezonda çok daha etkili olacaklar. Tabii burada akıllara şu soru geliyor, ABD’de kapitalizmden bağımsız bir devasa şirket var olabilir mi? Misal koskoca NASA şu sıralar Elon Musk’a çalışıyor sanki. Kim bilir, belki de yeni sezonda inşa edilecek 2000’li yıllarda anlı şanlı bilim insanlarını, astronotları beyaz yakalı olarak görürüz. Ki bunun işaretleri bu sezon verildi bile!

QOSHE - Bir hilal uğruna… - Şenay Aydemir
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Bir hilal uğruna…

41 8 1
19.08.2022

Yakın dönemin öne çıkan dizilerinden "The Man in the High Castle", Almanya ve Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’nı kazandığı ve ABD’yi ortadan ikiye bölerek işgal ettikleri bir evrende geçiyordu. Bu "tarih başka türlü aksaydı ne olurdu" esprisinin uzay yarışına uyarlanmış versiyonu olan "For All Mankind", üçüncü sezonunun finalinde bizleri bambaşka sorularla baş başa bırakarak şimdilik veda etti. İlk sezona dair kısa bir değerlendirme yapmıştık ama son iki sezona dair de iki kelam etmek gerekiyor.

"For All Mankind", gerçek ve kurmaca karakterleri birbirinin içine geçirerek 1960’lı yılların sonundan 90’ların ortasına uzanan bir 'uzay macerası' anlattı üç sezonda. Ama tarihi başka türlü işleterek. Bilmeyenler için kısa özet geçecek olursak, NASA’nın parlak bilim insanları Ay’a ayak basmak için çalışırken bir sabah uyanırlar ki, Sovyetler Birliği’nin orak çekiçli bayrağı Ay’da dalgalanıyor. Hayal kırıklığına uğrayan ve aşağılanmış hisseden ABD, işleri daha da hızlandırıyor ve planlanandan çok hızlı bir şekilde o da Ay’a ayak basıyor. Ama o da ne, Sovyetler bu kez bir kadın kozmonot gönderiyor Ay’a. NASA hızlıca bir program geliştiriyor ve kadın astronotlar yetiştiriyor. İki büyük ülke, Ay’daki madenleri ele geçirme yarışına girişiyorlar böylece. İkinci sezon, bir yandan Ay'da bu yarışın devam ettiği, karakterlerin ise kendi iç dünyalarında çalkantılar yaşadığı bir aralığı anlatıyordu. Geçen hafta sona eren üçüncü sezonun merkezinde ise Mars yer aldı.

İzlemeyenler için fazla detaylara girip hem dizinin hem de yazının tadını kaçırmak istemem ama bu kez işin içinde yalnızca iki büyük ülke değil, bir de büyük sermaye grubu yer alıyor. Açıkçası, ilk iki sezonda tarih bambaşka akmasına rağmen dizinin yaratıcılarının Sovyet temsilindeki ezberlerde ısrar etmesi biraz rahatsız ediciydi. Üçüncü sezonda ya buna alıştım ya da biraz daha farklı bakmaya........

© Gazete Duvar


Get it on Google Play