We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Sahi, neden 'Boğaz' betonla kapatılmasın!

145 75 0
22.06.2021

Daha önce, bir yazıda 'kendimin' Diyanet'e devrini isterken, bir diğerinde şehirlerdeki kaldırımların yayalara tümüyle kapatılarak araç ve iş yeri sahiplerine tahsis edilmesini talep etmiştim. Ne yazık ki ikisi de ciddiye alınmadı yetkililer tarafından. Gerçi kaldırımların araç-iş yeri sahiplerine tahsisi konusunda her geçen gün ilerleme kaydedildiğini sevinerek görüyorum, umuyorum yakın zamanda yayalara tamamen kapatılır ve hak ettiğimiz şehircilik anlayışına kavuşuruz, zira araç ve dükkân sahipleri mağdurken kaldırımlarda zaman zaman da olsa rahatça yürüyebilmeyi doğru bulmuyorum. Bu yazıda, beton ve doğa konusunda yaşadığım aydınlanmayı anlatmak istiyorum.

Malum, birkaç hafta önce nefis ve o ölçüde moral bozucu bir söyleşi yayınlandı. Siren İdemen ve Anıl Olcan, Hidrobiyolog Levent Artüz ile konuştu, çoğunuz okumuşsunuzdur. Artüz, Marmara Denizi'ni bir cesede benzeterek son haftaların konusu olan müsilaj-deniz salyasının varlığını, “cesedin çürümesi” olarak tanımlıyordu. Yalnızca Marmara değil, Çanakkale ve Ege'de de görülüyormuş deniz salyası. Ardından, bir yandan belediye diğer yandan merkezî yönetim, devasa pipetler ile salyayı çekmeye başladı.

Oysa, felaket gibi görünen ama belki de bir lütuf olan bu doğa hadisesinin de 'vin-vin' noktasında düşünülebileceği ve âdeta bir 'benefite' dönüştürülebileceği düşünmüştüm ilk duyduğumda. Tam o esnada Anadolu'nun bağrında filizlenmiş bir bilim yuvasından, deniz salyasından “yaralara merhem olacak kozmetik jel ve krem yapılabileceğini” müjdelendi. YÖK bu konuda üniversitelere çalışma yapmalarını salık vermiş, TÜBİTAK harekete geçmiş ve çözüm bulma “noktasında” çalışmalara başlanmış. Çorbada tuzları olsun istemişler. Büyük bir sevinçle okudum haberi, zira bir süredir naçizane anlatmaya çalıştığım, hayalimdeki Türkiye tam da böyle bir ülke; her ne yaşanıyorsa onu vin-vin noktasında değerlendiren bir zihniyetin, ülkeyi insanı taşı toprağıyla âdeta bir firma gibi görüp kâr 'maksimizasyonunu' hedeflediği bir yer.

Bana kalırsa olup biten her şeye bu gözle bakmalı, ezberlerimizi sorgulamalı, kalıplarımızı kırmalıyız; bunca insan, bunca sermayedar, bunca bürokrat, bunca siyasetçi ve bunca müteahhit yanılıyor olamaz. Hal böyleyken, öncelikle kendi saplantılarımı ve onlardan biri olan yeşil/doğa sevgimi sorguluyorum bir süredir ve kişisel aydınlanma maceramda küçümsenmemesi gereken yol aldığımı söylemeliyim. Ezcümle, bakış açımı değiştirdim.

Yeşile bakıp yeşil, suya bakıp su, ağaca bakıp ağaç gören insanların kime ne yararı olduğunu, artık anlamıyorum. Yeşile bakınca beton, suya bakınca HES, ağaca bakınca kütük ev görmenin yararına, ilerletici işlevine inanıyorum nicedir. Boşu boşuna akan bir derenin boşu boşuna akmasının savunulmasını aklım almıyor. Su akar deli bakar. Zaten dikkat edilirse o suyun boşuna akmasını, o ağacın sittin sene öylece salınıp üç beş zevzek kuşa yuva olmasını ve o yeşile dokunulmamasını savunanlar, hemen her zaman 'iki koyun güdemeyecekler' arasından çıkıyor. Vatanını seven insan suyu boşa akıtmaz, bir karış toprağının, rüzgarının kıymetini bilir, vizyon noktasında 'inovatif' olur.

Ülkede ne kadar doğal güzellik/değer varsa maddi kazanca dönüştürülmesinden yanayım. Bu ülke, zamanında kültür, doğa, insan, nezaket, vefa vs. diyerek çok şey kaybetti. Artık bu duygusallıklara, geçmişte yaşama hevesine pabuç bırakılmamalı. Yukarıda söz ettiğim........

© Gazete Duvar


Get it on Google Play