We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

İyi ki yapmışlar, iyi ki aynı dönemde yaşadık...

133 55 275
10.08.2021

Sevgili hocam, mealen, “Her nesil kendi devrini pek beğenir ve sonrakilerde sürekli kusur bulur ama bu büyük bir yanılgı aslında,” der hep. Bana da öyle geliyor, değişimi kabullenmek ve yeni olanı, o yeniye hakkını vererek takdir edebilmek zor belli ki. Ben de zaman geçtikçe daha tutucu olduğumu fark ediyor ve hemen kendimi toparlayıp hızla bugüne dönmeye çalışıyorum.

Kuşkusuz ne eski çok matahtı, ne yeni çok vahim. Biri eski, diğeri yeni işte, adı üzerinde! Eskiye özlem, yalnızca o günlerin toplumuna, siyasetine, sanatına değil, insanın kendi gençliğine duyduğu hasretle ilgili olmalı. Yitirdiklerimizle geçirdiğimiz günlere, daha enerjik, cevval olunan yıllara. Bir de, sonrasında giderek cılızlaşan 'umut' var tabii. Haliyle “Eskiden her şey daha güzeldi,” diyen de o 'her şeyin' daha güzel olmadığının farkında. Olabildiğince nesnel davranmaya çalışarak, çocukluğuma dair hatırladığım ve bugünden kesinlikle daha iyiydi diyebileceğim ne var, sorusunu yanıtlamaya çalışıyorum; fazlaca bir şey gelmiyor aklıma! Daha doğrusu hatırladıklarımın bugün hâlâ olabilmesi, ancak zamanın donması ile mümkün olabilirdi. Bir de çocukluğumun sonu ve gençliğim 12 Eylül yıllarına denk geldi neyse ki, istesem de 'özlemde' kantarın topuzunu kaçıramıyorum!

İstanbul'un nüfusu azdı, mahalleler çok daha yaşanabilirdi, bir de ahali daha terbiyeli ve ölçülüydü, evet öyleydi. Yoksul mahalleleri de orada öylece duruyordu ama. Yine de çocukluk, gençlik, anne babanın varlığı, daha az kaygı, geleceğe yönelik heyecan verici bir belirsizlik söz konusuydu, İstanbul'un kenar mahallesinde. Diyelim, Ecevit'e saygı duyulurdu, Demirel (çoban Sülü), Özal (tonton) ve Erbakan (hoca) mizahın, mukallitin konusu olurdu, Türkeş'in adı pek geçmezdi. Sonra öğrendim ki, mizaha konu olan ve çocuk halimizle güldüğümüz, taklitleri yapılan insanlar, aslında o kadar da komik değilmiş, o esnada birilerinin canı yanıyormuş ve bir sorumlusu da bu insanlarmış. Ben, ilkokul mezuniyetinde yüzlerce öğrenci ve velilerin önünde İstiklal Marşı'nın on kıtasını okuyup da konu komşu nezdinde büyük prestij kazanırken; aynı günlerde Diyarbakır Cezaevinde Kürt'e, marş ile işkence yapılmış. Bizim ailede Alevilerin adı pek geçmezken, aynı mahalledeki Aleviler, adlarının aslında neden geçmediğini bilirmiş de benim haberim yokmuş. Devrin, bencileyin güzel ve anlamlı hatıraları, diğerine bambaşka çağrışımlar yaparmış. Her “ah o günler o günler” denildiğinde, biraz da böyle düşünmek gerekiyor belki de.

Doğru olmasına doğru bunlar; buna mukabil, sanırım çoğunluğun iyi kötü hemfikir olabileceği bazı çok güzel, değerli ve artık yinelenmeyecek şeyler de bulunabiliyor geçmişte. İnatla TRT derim, örneğin. 1970'lerin ikinci yarısında eve gelen ahşap kenarlı TV, mahallenin çoluk çocuğu için çok önemliydi. Gerçi bu cümleyi okur okumaz, birileri şiddetle itiraz edip aslında TRT'nin 'ideolojik bir aygıt' olduğu söylevine başlar muhtemelen. Onlar da, rahmetli Althusser de haklı olabilir, ancak hiç olmazsa o yayınlar için dönemin kamucu ve nitelik gözeten TRT'sine teşekkür borçlu olduğumu söylemeliyim. İlkokul yıllarında radyo tiyatrosu, ortaokul çağında ise oyun ve film gösterimleri; hem ilkokulumdan hem de 12 Eylül sonrası faşizmine uyum sağlamış 'işkenceci' ortaokulumdaki berbat eğitimden çok daha yararlı oldu benim için. Ha keza devlet ve şehir tiyatroları, repertuar ve fiyat politikasıyla kenar mahalle meraklı gençleri için bulunmaz fırsattı.

Çok şanslı biriyim. Son kırk yılın tüm yapı taşı oyuncularını sahneden seyredebildim. Ayaküstü gülmece gösterileri dahil. Gülmecenin en başarılı ismi, herhalde bir süredir Cem Yılmaz'dır. Ya da, “bence en parlak ismi” demeliyim. Yeri gelmişken, bazen yaşını başını almış oyuncuların Cem Yılmaz'ı yok sayan açıklamalarını okuduğumda, yukarıda söz ettiğim 'kuşak kibri' geliyor aklıma. Yaklaşık yirmi yıldır yoğun ilgi gören, hep kapalı gişe gösteri yapmış bir insanın işine dudak bükmeyi aklım almıyor pek. Cem Yılmaz hakkında zamanında Yıldırım Türker'in kaleme aldığı “Goralıyız ezelden” başlıklı yazıyı buraya bırakayım, merak eden çıkar belki.

Şu yaşıma dek başıma gelen en iyi şeylerden biriyse, Devekuşu Kabare'nin bazı oyunlarını sahnede seyredebilmek oldu. Büyük bir Zeki-Metin hayranıyım. Çocukluk ve gençliğimde deneyimlediğim mizah terbiyesini büyük ölçüde Devekuşu Kabare ile Gırgır'a borçluyum, dönemin sayısız genci gibi. “Laurel ve Hardy” ile........

© Gazete Duvar


Get it on Google Play