We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

'Bu karanlığa Tanrı hükmediyor olamaz...'

231 53 37
11.05.2021

“Bu karanlığa Tanrı hükmediyor olamaz, buranın hâkimi olsa olsa şeytandır.” (Bolivyalı madenciler)

Geçen haftaki yazıda bir 'söyleşi' ve 'belgesel'in adını anmıştım. İlki, İrfan Aktan'ın hekim Osman Elbek ile salgın üzerine “İktidar yarın faturayı bilim kuruluna kesebilir” (24 Nisan) başlıklı söyleşisi. İkincisi Ümit Kıvanç'ın, güncel haliyle “16 ton” başlığıyla yayınlanan belgeseli. Biri salgın, diğeri madenciler üzerine... Söyleşi, dünyayı altüst eden salgın hakkında tıbbi bilgi yanında konunun ekonomi-politiğine ilişkin de bilgilendirirken; Kıvanç'ın belgeseli son yüzyılların büyük sahtekârlığı 'serbest piyasanın' hiç de serbest olmayan koşullarında 'madencilerin' yaşamını, 'onlara yaşatılanı' anlatıyor. 'Anlatmak' fiilinin sadeliği aldatmasın, bir süredir böyle güzel ve heyecan verici bir, 'bir buçuk saat' geçirmemiştim bilgisayar ekranının karşısında.

Malumunuz, serbest piyasa, söylendiği gibi 'serbest' olmadı hiçbir zaman. Kapitalizmin büyük mahareti, piyasanın 'becerikli' aktörlerinin; bir piyasanın 'serbest' ve bir elin 'görünmez' olabileceğine dair türlü yalanları başarıyla söyleyip bunca insanı ikna edebilmesi. Çılgın gibi çalışıp yalnızca zar zor karnını doyurabilenlerin, üretim araçlarına sahip oldukları için hiç çalışmayıp büyük servete kavuşabilen sömürgenlere şükran duyduğu, serbest piyasa düzeni. Kapitalizm, acımasızlığı sürdürebilmek için akla gelebilecek her yol ve araca başvurdu tarihi boyunca ve artık tıknefes de olsa, her çatlaktan sızabiliyor. Salgın, zaten bilinen, görülen, hissedilen türlü adaletsizlikleri, gelir uçurumunu iyice görünür hale getirdi ve zaten beklenen gelişmeleri hızlandırdı.

Ulusal ve uluslararası ölçekte derdi tasası 'kâr' olan bir örgütlenme; siyasal, toplumsal, ekonomik, tüm kurumlarıyla aynı hedefe yöneliyor. Her şeyin başlangıcı, mülkiyeti/üretim araçlarını koruyup kollamak değil miydi nihayetinde; keşifler, yerli halkların yok edilmesi, beyaz erkeğin üstünlüğünün keşfedilivermesi, eh haliyle siyahların köleleştirilmesi, o koskoca düşünürlerin mülkiyeti güvence altına almak için döktüğü dil, toplum sözleşmesi kuramları vs... Dünya çapında bir salgın söz konusu olduğunda da, kâr hırsı ve bencillik, milyonlarca insanın ölüme terk edilmesi, demek. Son günlerde 'aşı patenti' konusundaki tartışmalar gündemde. Osman Elbek'e göre: “DSÖ, ülkelere 'teknolojilerinizi getirip ortak havuza koyun, herkes alsın ve kendi ülkelerinde, uygun bir vaziyette kullansın' diyor. Böylesi bir durumda, her ne kadar yıllar içinde altyapı itibariyle aşı üretme kapasitesi ortadan kalksa bile Türkiye ve benzeri ülkeler altyapılarını uygun hale getirip aşıyı üretmeye başlayabilir... aşı üretim süreci boyunca pek çok farklı şirketin farklı patent hakları doğuyor. Fakat insanlığın geleceği için aşı üretim sürecinin tümünün patentten muaf tutulması gerekiyor. Elbette hiçbir şirket buna yanaşmaz ama insanlığın geleceği de bu şirketlerin elinde olmamalı zaten.”

1995'ten önce aşı üretimiyle ilgili böyle bir sorun, hiç olmazsa bu düzeyde yokmuş demek ki. DTÖ'nün 'fikrî mülkiyet hakları' anlaşmalarını dayatmasıyla başlamış ve uyarılar ancak bir süre geciktirebilmiş felaketi, ancak kapitalizmin iştahını engelleyememiş. Örneğin Bill Gates'in bir 'ricası', milyonlarca insanın yaşam hakkının önüne geçebilmiş. Elbek şöyle özetliyor:

“İlk olarak London School of Economics... aşı molekülünü var etmenin iddia edildiği gibi 2,5 milyar dolar değil, 40 küsur milyon dolar olduğunu ortaya koydu. İkincisi Pfizer büyük bir şirket ve aşıyı yüksek Ar-Ge kaynağı nedeniyle onun bulmasını beklerdik. O mu buldu? Hayır. Ama ne yaptı Pfizer? Gidip BioNTech gibi aşıyı keşfeden küçük bir şirketle anlaştı. Yani ilaç şirketleri büyük Ar-Ge faaliyetleri yapıp, yeni icat falan yapmıyorlar. Tersine, aklını-fikrini kullanan küçük şirketleri yutuyor,........

© Gazete Duvar


Get it on Google Play