We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Peru’dan Türkiye’ye iktidar ve beden

40 24 17
14.02.2021

Kürenin yedi gününde bu hafta, ABD ile Türkiye arasında devam eden gerilim iki devletin dışişleri bakanlıklarından yaptığı sert açıklamalarla sürdü. Türkiye’de hukuk ve adaletin iktidar için seferber edilmesi, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’ın tutukluluklarına dönük eleştirilerde kendini gösteriyor. Bu eleştirilere, “atara atar gidere gider” düzeyinde yanıtsa alışık olunmadık biçimde Dışişleri Bakanlığı'ndan geliyor. “Türkiye yargısına kimse karışamaz” olarak özetlenebilecek bu karşı tutum, özellikle söz konusu ABD olduğunda “Peki Rahip Brunson?" sorusunu akla getiriyor.

Gündemde yer eden diğer bir önemli gelişme Rusya ile Batı arasında son olarak Aleksey Navalnıy ile belirginleşen gerilim. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un verdiği bir söyleşide “AB ile gerekirse ilişkileri keseriz” açıklaması, Moskova-Brüksel hattında yeni hesaplara ve karmaşaya neden oldu. Rusya Dışişleri'nin Türkiye’den farklı olarak "had bildirmeden ziyade diplomatik teamüllere özen gösteren dili" dikkate aldığında bu politikaların başında olan isimden böyle bir açıklama gelmesi, “Aman Rusya işte”, denemeyecek bir sorgulamaya da neden oldu.

Rusya, AB, Türkiye gündemi içinde dikkat çekmeyen bir diğer gündem başlığı Peru’dan geldi. Peru’da 1990-2000 arasında 300 binden fazla yerli ve yoksul kadın ve 30 binin üzerinden yerli erkeğin kısırlaştırılması, uzun süredir hukuki bir mücadeleye konu olmuştu. Nihayetinde bu mücadele, mahkemenin mağdurlara tazminat verilmesine hükmetmesiyle başka bir aşamaya geçti. Bu hafta iktidarın bedenle ilişkisini Peru örneği üzerinden ele alacağız.

Peru, 32 milyon nüfusu ve kişi başına 5 bin 850 dolar geliriyle Latin Amerika’nın orta gelirli ülkelerinden biri. Ancak ülkeye dönük araştırma yapıldığında pek çok Latin Amerika ülkesinde olduğu gibi, isyanın, sosyal adaletsizliğin, asker postallarının eksik olmadığı ortak tarihe yaslandığı görülüyor. Peru, diğer pek çok Latin Amerika ülkesi gibi, “kayıp on yıl” olarak anılan dönemi iliklerinden hissetmiş bir ülke. Askeri darbeler, dış müdahaleler ülkenin zaten zor olan koşullarını içinden çıkılmaz hale getirdi. İşte bu ortamda 1990’da yapılan bir seçimde bir parti adına yarışma gereği bile duymayan Alberto Fujimori, Peru’da iktidar koltuğuna oturdu. Fujimori, iktidara gelmeden önce eleştirdiği ne varsa katmerlendirerek sürdürdü. Dahası tank paletlerini ülkenin sokaklarından, polis ve asker coplarını toplumun sırtından eksik etmedi. İktidarını sağlamlaştırmada engel olarak gördüğü her başlık, her kişi terörle mücadele kapsamında şeytanlaştırıldı. Bununla sınırlı kalmayan Fujimori, autocoup/ autogulpe, seçilmiş bir yönetimin yasaları çiğneyerek kendini olağanüstü yetkilerle donatması, bir nevi diktatörlüğünü ilan etmesine dayanan kavramı da literatüre kazandırdı(!). Aynı dönemde hızla neoliberalizme geçerek devlete ait ne varsa özelleştireceğini ifade etti. Başkanlık kararnameleriyle de bunu yaptı. Fujimori, bir yandan düşman olarak gördüğüne........

© Gazete Duvar


Get it on Google Play