We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Orta ve Doğu Avrupa'nın mülteci yangını

19 15 38
15.05.2022

Galalarda kadınların giydiği kıyafetlerin göğüs dekoltesinin suç olup olmadığını tartışıladursun, bölgesel siyasetin merkezinde halen tüm insani, sosyolojik ve siyasi yönleriyle “göç” konusu var.

Özellikle de geçtiğimiz günlerde, doğum günü pastasında 72 mum üfleyen Avrupa Birliği’nin elinde mülteciler konusu adeta bir sıcak patatese dönmek üzere.

Uykudaki “karabasanlar”, doğum günü sabahına uyandığında da Brüksel’in yakasını bırakmayıp peşi sıra ilerliyor sanki.

Arkasında fosforlu kalemle vurgulanmış notlar bırakarak...

Yapay gündemleri bir yana koyarsak, dünyanın en büyük mülteci nüfusuna sahip ülke olan Türkiye ile 2005 yılından beri tam üyelik müzakereleri yürüttüğü Avrupa Birliği’nin gündemi son günlerde “mülteciler” konusu üzerinden örtüşmeye başladı. Görece daha yoksul durumdaki Orta ve Doğu Avrupa’da da Ukraynalı mültecilere yönelik artan bir hoşnutsuzluk dalgası söz konusu.

Avrupa’nın barış mimarisi ve ortak normlar üzerine temellenen insani değerleri, Ukrayna’nın Rusya tarafından işgalinin ardından ciddi bir testten geçiyor.

Suriye krizi sırasında ağırlıklı olarak eğitimli ve yüksek vasıflı mültecilerin Avrupa’ya gittiği ve AB’nin de gerek doğrudan nakit desteği gerekse projelerle mültecileri genellikle komşu ülkelerde tutma doğrultusunda politikalar güttüğü düşünüldüğünde, Avrupa, yanı başındaki savaşların ve krizlerin yükünü uzun zamandır ilk kez bu denli yakından göğüslüyor.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) son rakamlarına göre, Ukrayna’yı terk eden mültecilerin sayısı, savaşın başından itibaren altı milyona varmış durumda.

Konu, ilk başlarda konuştuğumuz o meşhur “sarışın-mavi gözlü mülteciler” ile “kara kaşlı-kara gözlü mültecilerin” ev sahibi toplum tarafından algılanış biçimindeki çelişkinin çok ötesine geçmiş durumda.

Dolayısıyla, oy birliği ile karar alma kuralının yarattığı zorlukların da etkisiyle, ortak mülteci politikasının noksanlığı veya sınırlarından geçerek Avrupa’ya ulaşmak isteyen düzensiz göçmenleri sınırda dayakla, denizlerden ise geri iterek (push-back) karşılayan insanlık-dışı tavır, kendisine kültürel ve dinsel olarak daha yakın bir topluluğa kapılarını açmakla telafi edilemiyor.

AB’nin göç konusunda ortak bir tavır benimsememesi ve 2020 yılından beri Avrupa Komisyonu’nun ortak göç politikası konusundaki müzakerelerini bir türlü sonuçlandır(a)maması da bu süreci çetrefilleştiriyor.

Geçtiğimiz yıl, Taliban’dan kaçan Afgan vatandaşları konusunda AB üyesi ülkeler ortak mülteci politikası geliştirilmesi gereğini bir kez daha görmüşler, ancak bu konuda ortak bir paydada buluşamamışlardı.

O dönemde de gerek Slovenya Başbakanı Janez Jansa’nın sosyal medya hesabı üzerinden “Anavatanları için savaşmak yerine kaçan herkese yardım etmek AB veya Slovenya'nın görevi değil” şeklindeki mesajı, gerekse Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz’un “Benim dönemimde Afgan mülteci almayacağız” ifadesi bu konudaki sert tutumu gözler önüne sermişti.

Kısa vadede ortak bir siyasi tehdit karşısında dayanışma duygusuyla bir araya gelen ülkelerin mülteciler konusundaki çıkar tanımları ve sosyolojik gerçeklikleri birbirleriyle örtüşmüyor. Ne de olsa son kertede hiçbir ülke ucu açık bir mülteci sorununu kendi topraklarına ithal etmeye yanaşmıyor.

Nisan ayı sonunda 9 Doğu Avrupa ülkesi, ortak bir mektupla Avrupa Birliği’nden maddi yardım talep etmişti ve toplumsal dayanışma ilkesini öne sürerek proje ve fonların harekete geçirilmesinin yanı sıra, bu ülkelere ait bazı ödeme yükümlülüklerinin de ertelenmesi istenmişti.

2015 yılında, Suriyeli mültecilerin kitlesel akınını durdurmak üzere Macaristan,........

© Gazete Duvar


Get it on Google Play