We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Hülya Gülbahar: Kadın cinayetlerinde IŞİD’vari yöntemler artıyor

122 128 0
01.09.2019
Feminist avukat Hülya Gülbahar, kadın haklarına karşı örgütlü bir saldırı yürüten çevrelerin iktidarla el ele çalıştığını söylüyor. Emine Bulut cinayetinde olduğu gibi son dönemlerde boğaz kesme yönteminin yaygınlaştığını aktaran Gülbahar’a göre izlemekte olduğumuz İŞİD’in elli tonu…

Kocasından boşanmak, sevgilisinden ayrılmak isteyen veya onların sistematik şiddetine karşı çıkan, evden kaçan, karakola, mahkemeye, avukata başvuran, çocuklarını korumaya çalışan binlerce kadın, sıradanlaştırılmak, olağanlaştırılmak istenen erkek şiddetinin tehdidi altında. Üstelik iktidarın üstün katkıları neticesinde kadın karşıtları giderek örgütlenmeye ve bir cephe örmeye çalışıyor. Arkalarına dini, bürokrasiyi, yargıyı, siyaseti ve medyayı almış olan bu güruh, iktidarı kadın haklarını budamaya zorluyor.

Bu nedenle de, kadınları erkek şiddetinden korumak üzere hazırlanmış olan İstanbul Sözleşmesi ile 6284 Sayılı Yasa’ya da cephe açmış durumdalar.
Oysa Emine Bulut cinayetiyle bir kez daha görüldü ki zaten kadını erkek saldırganlığından koruyan yasa ve sözleşmeler kâğıt üstünde kalıyor. Yasalar yeterli ama uygulanmıyor. Kolluk gücü kâfi ama seyirci.

Peki ne yapmalı? Kadın hakları savunucusu avukat Hülya Gülbahar’a bağlanıyoruz…

Kadın cinayetleri, Emine Bulut’un kocası Fedai Varan tarafından boğazı kesilerek katledilmesi üzerine tekrar kamuoyunun ana gündemi haline geldi. Sizce bu toplumsal tepki neden sürekli hale gelmiyor?

Türkiye’de günde en az üç kadın öldürülüyor. Medya ve kadın örgütlerinin basından derleyebildiği kadarıyla aktardığı kadın cinayeti sayıları esas rakamları yansıtmıyor. Bugün (29 Ağustos) sadece Denizli’den iki ayrı kadın cinayeti haberi aldık. Kamuoyunun onlarca kadın cinayeti içinden Münevver Karabulut, Özgecan Aslan, Emine Bulut gibi tekil olayları alıp, sadece onlara odaklanmasına, bütün yetkililerin timsah gözyaşları dökerek meseleyi geçiştirmesine kadınların sabrı kalmadı.

Sizce medya ve kamuoyu neden kadın cinayetlerinde tekil örneklere odaklanıyor?

Farklı kriterler uygulanıyor. Özgecan Aslan tecavüz edilip öldürüldüğü hafta, Bursa’da bir konsomatris elleri ve kafası kesilerek öldürülmüştü. Kimse söz etmedi bile. Özgecan Aslan cinayetinde, cinsel saldırı ve cinayeti mazur gösterebilecek herhangi bir gerekçe bulamadığı için kamuoyu, “bu kıza da yapılmaz ki” diyerek ayaklandı. Son yıllarda neredeyse beş kadın cinayetinden biri çocukların gözleri önünde veya sokakta herkesin gözü önünde işleniyor. Kimsenin umurunda olmuyor. Emine Bulut cinayetinde video kaydı olduğu için herkes ayaklandı. Oysa aynı hafta Emine Hac Hüseyin, bütün kaburga kemikleri, kafatası kırılarak öldürüldü. Fakat Emine Hac Hüseyin, Türkiye’de misafir statüsünde yaşayan bir Suriyeli olduğu için kimse adını bile anmadı. İşte kadınlar bu seçicilikten, onlarca cinayete göz yumup bir tanesinde timsah gözyaşlarını dökerek kamuoyunu yatıştırma operasyonlarından yıldı.

‘TCK’DA ŞAHANE HÜKÜMLER VAR AMA DEVLET KILINI KIPIRDATMIYOR’

Erkek tehdidi altındaki kadının korunması konusunda Türkiye’nin hukuki mevzuatı yetersiz mi kalıyor?

Aslında son derece etkili bir mevzuat, Anayasada, Türk Ceza Kanunu’nda şahane hükümler var. Eşitlik temeline dayalı bir aile anlayışı üzerine oturtulmuş Medeni Kanun’umuz düzgün. Dünyanın bir çok ülkesinde olmayan 6284 Sayılı kadına karşı şiddetin önlenmesiyle ilgili yasa bizde var. Kadına karşı şiddetle ilgili dünyanın en önemli, en kapsamlı sözleşmesi olan Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni, diğer adıyla İstanbul Sözleşmesi’ni ilk imzalayan ülke Türkiye. Tüm bunlara rağmen kadına karşı şiddeti önlemek için devletin kılını kıpırdatmıyor olmasının dünya tarihinde örneği yok.

Yani yasalar yeterli ama uygulanmıyor, öyle mi?

Yasalarımız son derece güzel, çünkü her bir cümlesinde, hatta virgülünde kadın hareketinin emeği, alın teri var. Belki de bu yüzden bu yasaların hiçbirisi, hiçbir şekilde uygulanmıyor.

Madem uygulanmıyor, neden bu yasalar getirildi?

Anayasa’nın 41. Maddesindeki ailenin eşler arasında eşitlik temeline dayanması gerektiğine ilişkin değişiklik, AKP’den önce 2001 yılında yapıldı. Yine erkeğin reisliğine dayalı aile modeli de 1 Ocak 2002’de yürürlüğe giren yeni Medeni Yasa’yla, AKP’den önce kaldırıldı. İlgili TCK değişikliklerini ise AKP iktidarı kucağında buldu. Kadınlar olarak kendi taleplerimizi 2002 seçimlerinden önce kurulan geçici hükümetin Adalet Bakanlığı Aysel Çelikel döneminde TCK taslağının içine koymuştuk. Kasım 2002’de iktidara gelen AKP, kucağında bulduğu bu taslağın kadınlarla ilgili hükümlerini değiştirmeye kalksaydı, ki denedi, çok büyük bir tepkiyle karşılaşacaktı. Nitekim AKP, kadınların taleplerinin yansıdığı TCK taslağını kabul etmek zorunda kaldığında, son aşamada zinayı da TCK’ya koymak istedi. Bu bir tür intikam refleksiydi. Bakın, hatırlayalım Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, aile içi şiddet konusunda Türkiye’ye açılmış ilk davayı 2009 yılında karara bağlayarak, ilk kez bir devleti, yani Türkiye’yi kadına karşı şiddet konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmediği için mahkum etti.

‘TÜRKİYE, AİHM’İN KADINA YÖNELİK ŞİDDET KONUSUNDA MAHKUM ETTİĞİ İLK DEVLET’

Neydi o dava?

Nahide Opuz kendisini ölümle tehdit eden ve annesini öldüren eski eşi hakkında 2002 yılında AİHM’e başvurmuştu. Üç çocuğu olan Opuz, yıllarca kocasının şiddetine, bıçaklı saldırısına ve araçla ezme girişimine maruz kalmıştı. Kocası, darp, ağır yaralama ve cinayete teşebbüsten hakkında açılan davada “kanıt yetersizliği” nedeniyle yaptırımla karşılaşmadı. Daha sonraki bıçaklı yaralamadan da para cezasıyla kurtuldu. Kocanın tutuklanması talebi karşılıksız kaldı. Sonunda Mart 2002 yılında annesiyle beraber İzmir’e kaçtığı sırada, kocası yollarını kesti ve Opuz’un annesini öldürdü. AİHM’in Opuz kararında aynen şu cümle var: “AİHM, Diyarbakır Sulh Ceza Mahkemesi’nin, başvuranı yedi yerinden bıçaklamasına karşılık olarak H.O.’yu, taksitlere bölünebilen, cüz’i bir para cezasına çarptırması karşısında şaşkınlık içinde kalmıştır”. AİHM yargıçlarını dehşet içinde bırakan bu cezasız bırakma uygulamaları, ne yazık ki, hâlâ Türkiye’de birçok hakim ve savcı tarafından savunulup uygulanıyor. AİHM elbette tecavüz, kadına karşı şiddet, aile içi şiddet gibi değişik konularda çeşitli devletleri mahkum eden tek tek kararlar vermişti. Ama genel olarak kadına yönelik şiddet konusunda ilk defa bir devleti, yani Türkiye’yi Opuz kararıyla mahkum etti. AİHM bu kararda kadına karşı şiddetin önlenmemesinin kadınlara karşı ayrımcılık oluşturduğunu, bunun kadınların insan hakları ihlali olduğunu açık biçimde belirtti. Zaten İstanbul Sözleşmesi’nin ana çerçevesi de AİHM’in Nahide Opuz kararında vurguladığı prensiplere dayanıyor.

AİHM’in Opuz kararına karşı Türkiye ne yaptı peki?

Opuz kararı sonrasında Türkiye’nin bir şey yapması gerekiyordu ve dolayısıyla İstanbul Sözleşmesi’nin hazırlık çalışmalarına daha büyük bir emek verdi. Nitekim sözleşme henüz yürürlüğe girmeden, iç hukuka uygulanmasını sağlayacak olan “şiddet yasası” konusunda çalışma başlatıldı. Devlet bu yasanın çıkartılması için bir buçuk yıl boyunca 160 kadın örgütünün oluşturduğu Şiddete Son Platformu ile birlikte çalıştı. Fakat tasarı, 2012 yılı 8 Martı’nda kadın örgütleriyle yapılan çalışma sonucu eklenen bütün maddeler çıkarılarak, kuşa çevrilip Meclis’e öyle sevk edildi. Bu da 2002’deki zinayı suç sayma girişimine benzer bir intikam refleksiydi. Kadınlar bunun üzerine 8 Mart 2012 günü adeta meclisi bastı. Dönemin Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Fatma Şahin’le beraber komisyon komisyon koşturarak, atılan maddelerin tekrar yasaya konmasını sağladı. Neticede İstanbul Sözleşmesi’nin iç hukuka uyarlanması konusunda dünyada yapılan ilk yasa olan 6284 sayılı yasa, bu şekilde Meclis’ten geçti. Fakat AKP yönetimi bu yasayı içine sindiremediği için, yasa çıktıktan üç-dört ay sonra bu sefer yeni bir intikam refleksi olarak kürtaj tartışmasını gündeme getirdi. AKP o tarihten bugüne kadar hiçbir bağımsız kadın örgütüyle ortak çalışma yürütmedi.

‘DEVLET İÇİNDE KADINLARLA İLGİLİ BÜTÜN MEKANİZMALAR TASFİYE EDİLDİ’

Yaptığınız bu özet, feminist bir hukukçu olarak size ne anlatıyor?

Bu, gerek AKP döneminde gerekse öncesinde çıkartılmış olan yasaların uygulanması konusunda açık ve net bir iktidar iradesinin olmadığını anlatıyor. Çıkarıların yasaların hiçbiri uygulanmadı.

Kadınları şiddetten koruyacak ileri yasalar çıkaran bir iktidarın, aynı şekilde bunların hiçbirini uygulamamasını nasıl izah ediyorsunuz?

İktidar çok değişik dinsel ve siyasal katmanlardan oluşan bir koalisyon. Bu bloklardan birini ikna ediyorsunuz, karşınıza diğeri çıkıyor. Bu yasaların uygulanması için, blokları bir arada tutan gücün daha net bir irade ortaya koyması gerekiyor. İktidar, kanatlardan birine taviz verdiği noktada, yasal ve anayasal değişikliklerin uygulanması imkânsız hale geliyor. Muhafazakârlar içinde kadın cinayetlerinin durdurulması, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması için daha etkili politikaların uygulanmasını savunan çok geniş bir kesim var. Ama muhafazakâr kanat içinde, kadınlarla ilgili bütün yasaların Kur’an ve Hadis kaynaklı olmasını, şeriat hükümlerinin uygulanması gerektiğini savunanlar da var. İktidar politikaları döneme göre bu iki görüşün etkisi altında şekilleniyor. O yüzden ikircikli bir yaklaşım söz konusu. Ama son tahlilde kaybeden hep kadınlar oluyor. Nitekim Erdoğan’ın kadın-erkek eşitliğine inanmadığını ilan ettiği 2010 yılından beri tüm devlet bürokrasisi tarafından adeta eşitlik fikrine karşı bir savaş açıldı. Şu anda bakanlıklarda kadınlarla ilgili herhangi bir özel birim kalmadı. Örneğin tarım emekçilerinin yarıya yakınını ücretsiz aile işçileri olan kadınlar oluşturduğu halde, Tarım Bakanlığı’nda kadınlarla ilgili bir tek birim bile yok ve cumhuriyet tarihi boyunca tarım bakanlarının hepsi erkek. TBMM’deki Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu (KEFEK) de işlevsiz bırakılmış ve kadın örgütlerinin çabalarıyla “aile komisyonu”na dönüştürülmekten şimdilik kurtarılmış göstermelik bir komisyon. Devlet içinde, Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı dâhil kadınlarla ilgili bütün mekanizmaların tasfiye edilmiş olması, günde en az üç kadının öldürüldüğü bir ülkede, kadın cinayetlerini önlemeye, cinayet riski olan vakalarda acil müdahale edip bu riski ortadan kaldırmaya yönelik tek bir birimin olmaması da önemli bir gösterge.

‘EN ILIMLI GÖRÜNEN MUHAFAZAKÂRLAR BİLE REİSLİ AİLE, REİSLİ TOPLUM VE REİSLİ DEVLET YANLISI’

Dolayısıyla iktidarın........

© Gazete Duvar