We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Ayhan Sefer Üstün: AKP damat eliyle yok edilecek

657 306 0
08.09.2019
Ahmet Davutoğlu’yla birlikte AKP’den ihraç edilmek üzere olan, partinin kurucularından Ayhan Sefer Üstün’e göre “AK Parti”, Davutoğlu’nun yönetimden uzaklaştırılmasıyla beraber hızla “AKP’li” hatta MHP’lileşti. Erdoğan’ın aile, MHP, Pelikanvari paralel yapılar ve “5’li ekonomik çete” tarafından kuşatıldığını ileri süren Üstün, ihraç edilmek üzere olduğu partisini felçli kocaman bir gövde olarak tarif ediyor ve yeni bir siyasi oluşum sürecinin partiden ihraç edilmeleriyle hızlandığını söylüyor.

31 Mart yerel seçimleri ve 23 Haziran’da İstanbul’da tekrarlanan seçim sonucunda keskin bir düşüş içinde olduğu görülen AKP’de iç çatışma ve çatlak hızla büyüyor. Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan önderliğinde iki ayrı kopuş yaşanıyor ve bunun yakın zamanda AKP içinde nasıl bir sarsıntı yaratacağı gün geçtikçe netleşiyor.

Erdoğan bir yandan 31 Mart’taki düşüşünü devlet gücüyle telafi etmeye çalışırken bir yandan da yeni müttefikler arıyor ve parti içindeki tasfiye sürecini hızlandırıyor. 2 Eylül’de eski genel başkan ve başbakan Ahmet Davutoğlu dâhil partinin dört önemli ismi, kesin ihraç kararıyla disipline sevk edildi. Davutoğlu, Ayhan Sefer Üstün, Abdullah Başçı ve Selçuk Özdağ’ın adreslerine ihraç kararının bugün-yarın ulaşması bekleniyor.

Davutoğlu’nun yakın zamanda tuttuğu ve yeni parti veya “oluşum” hazırlıkları yaptığı çalışma ofisinde buluştuğumuz AKP’nin İnsan Haklarından Sorumlu eski genel başkan yardımcısı ve 24. Dönem TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu başkanı Ayhan Sefer Üstün’e kulak veriyoruz…

İhracınıza ilişkin elinize tebligat ulaştı mı?

Bugün (7 Eylül) itibariyle hayır.

Hakkınızdaki ihraç kararı neye dayanıyor?

Kendi hareketlerimle AK Parti’nin tüzüğünü karşılaştırdığımda, ihracımı gerektiren bir söz ve eylem bulamadım. Ama milletvekili olduğumuz dönemde ve özellikle son bir yılda AK Parti içerisinde birtakım itirazlar yapmıştık. Bu itirazlarımız da şu anki parti yönetimini rahatsız etti.

Neydi o itirazlarınız?

Toplumun da bildiği ve dile getirdiği itirazlardı. Örneğin Cumhurbaşkanlığı sisteminin oturmadığını, başkanlık sisteminin bu haliyle ülkeyi sıkıntıya sokacağını ifade ettik. Meclisin etkisizleştiği, bakanlarla Meclis arasındaki bağlantının koptuğu, partili cumhurbaşkanlığının halk tarafından benimsenmediği, cumhurbaşkanı yardımcılarının seçimle gelmesi gerektiği yönünde temel birtakım itirazlardı bizimki. AK Parti başlarda düşünce ve fikir hürriyetine, farklılıklara son derece hoşgörüyle bakan bir partiydi. Bunları hatırlatmamız da muhtemelen rahatsızlık yarattı. AK Parti’nin kurulduğu günde Sayın Erdoğan’ın salonda sarf ettiği söz hâlâ kulaklarımda: “Bugün, siyasi hayatımızda lider oligarşisinin yok olduğu bir gün olarak tarihe geçecektir.” Ama bugün AK Parti içinde lider oligarşisinin tavan yaptığı bir siyasi havayla karşı karşıyayız.

Peki bu eleştirilerinize rağmen ihraç yoluna gidilmeseydi, AKP’de kalmaya devam etmeyecek miydiniz?

Biz yılbaşından itibaren yoğunlaştırdığımız bir itiraz süreci yaşatıyorduk.

‘MESELE AKP ROZETİNİ TAKMIŞ ADAMIN CAKA SATMASINDAN BAŞLIYOR’

“Biz” dediğiniz, Ahmet Davutoğlu’yla beraber, değil mi?

Beraber tabii ki. 22 Nisan’da itirazlarımızı 15 sayfada sistematik hale getirdiğimiz bir manifesto yayınladık. Keza İstanbul seçimlerinin iptaline ilişkin girişimlere de itiraz ettik. Bunun hem hukuka hem de siyasete müdahale olacağını ve ters tepeceğini söyledik. Ardından da Ankara, Diyarbakır, Elazığ, Sakarya gibi illerde birtakım toplantılar yaptık. Buralarda da çok net ifadelerde bulunduk. Tabii AK Parti’nin mevcut yönetiminin “yahu genel başkanlığımızı, başbakanlığımızı, genel başkan yardımcılığımızı yapmış arkadaşlarımız acaba ne diyor” diye sormasını bekliyorduk. Çünkü biz bunları AK Parti’nin ve ülkenin iyiliği için söylüyorduk. İyilik için söylenmiş sözünün bir karşılığının olması lazımdır. Beklentimiz de o yöndeydi doğrusu. Ama bu zamana kadar görmezden gelindik, yok sayıldık. Bizi yok saymanın politik olarak belirlendiğini de hissediyorduk.

İhraç süreci başlatılmasa, bu itiraz ve eleştirilerinizi parti içinde kalarak mı devam ettirecektiniz?

Elbette bu itiraz süreci ilanihaye devam etmeyecekti. Bir noktada bunun bir sonu olacaktı. AK Parti’deki hukuksuzluklar, ötekileştirmeler tavan yaptıkça ayrışma da kendini gösterecekti. Çünkü biz artık son uygulamalardan kendimizi sorumlu tutmak istemiyorduk. Vicdanen rahatsızlık duyuyorduk.

Ne gibi konulardan rahatsızdınız?

Partinin ismi Adalet ve Kalkınma Partisi ama müthiş bir adaletsizlik var. Bu hem toplumsal hem de yargısal adaletsizlik olarak ortaya çıkıyor. Mesele, yakasına AK Parti rozeti takmış adamın toplum içinde caka satmasından başlıyor.

‘AKP’YE SONRADAN KATILANLAR DAHA FAZLA REİSÇİLİK VE DEVLETÇİLİK YAPTI’

Bu söylediklerinizi 2010 yılındaki referandumda “yetmez ama evet” deyip sonra pişman olan ve AKP’den uzaklaşanlar da söylüyordu. Fakat aradan 8 yıl geçtiği halde bu kesimlere yönelik tepki hâlâ dinmiş değil. Dolayısıyla insanlar size de şunu soracak: AKP’nin yarattığı adaletsizlik yeni mi başladı da sizin itirazlarınız şimdi başladı? Bugüne kadar neredeydiniz?

Tabii biz bugüne kadar AK Parti içindeydik ve bütün partilerde olduğu gibi AK Parti de homojen değildi. AK Parti içinde de aşırı milliyetçilikten liberalizme kadar, farklı renkler vardı. Şu anda Bahçeli de aynı koalisyonun içinde Perinçek de. İlk başlarda AK Parti’nin farklı renkleri aynı potada eritmesi de bir başarıydı aslında. Sonraki aşamalarda içeride de birtakım ayrışmalar oldu. Özellikle AK Parti’ye sonradan katılanlar, partiyi kuranlarla rekabeti, ancak daha fazla reisçilik ve devletçilik yaparak lehlerine çevireceklerini düşündüklerinden, AK Parti’nin vicdanını örseleyen söylem ve davranışlar içine girmeye başladı. Bakın ben İnsan Hakları Komisyonu Başkanı’yken, nerede bir ihlal gördüysem oraya koştum. 4 yılda 55 tane cezaevi denetlemişim! İzmir’de bir kadına tokat atıldı, ertesi gün ben oradaydım. Roboski’de bir olay olmuş, biz ertesi hafta oradaydık.

34 köylünün öldürüldüğü bir katliamdan söz ediyorsunuz. Bir hafta sonra orada olmak çok geç değil mi?

Meclis prosedürünün karar alma süreci filan var sonuçta… Bugün için aynı mukayeseyi yapın. Bugün siz Meclis’te bir İnsan Hakları Komisyonu’nun varlığını görüyor musunuz? Böyle bir komisyon yok! Davutoğlu da bu aksaklıkları, bozulmayı görmüştü.

Ne zamandan itibaren?

Özellikle 7 Haziran 2015’ten itibaren bunları gördü ve “restorasyon dönemine geçeceğiz” dedi. Birileri “ne demek restorasyon” diyerek bu ifadeden müthiş rahatsız oldu. “Önceden hata mı yapıldı da siz restorasyon kelimesini kullanıyorsunuz” dediler. Daha sonra o restorasyon kelimesini çok kullanmadan ama gereğini yapmak üzere adımlar attık.

Ne gibi adımlar?

Birincisi; şeffaflık yasası… Aslında bunun Türkçesi “hırsızlığı önleme” yasasıdır.” Kokuşmuşluk o kadar ilerlemiş ki, bunu ancak bir yasayla önleyebilirdiniz. İkincisi; siyasi etik yasası. Milletvekillerinin, bakanların, belediye başkanlarının mal varlıklarının hesap verilebilir hale getirilmesi ve hayatlarının seçmenlerce bilinir hale gelmesini öngören bir tasarıydı bu. Ben o zaman genel başkan yardımcısıydım ve bu yasa tasarısı benim ve Naci Bostancı’nın imzasıyla Meclis’e sevk edildi. Peki parti içinde bize ne dendi? “Bu yasayı çıkarırsanız, ilçe yöneticisi bile bulamazsınız.” Üçüncüsü; kişisel verilerin korunması kanun tasarısını Meclis’e sevk ettik. Dördüncüsü; çok konuşulan şehir rantlarının kamu yararına aktarılması için imar kanunu hazırladık. Bütün bunlarla birlikte, vatandaşların AB ülkelerine vizesiz seyahat anlaşmasını paraf ettik. En çok da bundan korktular!

Neden?

Bugün görüyoruz ki, yöneticilerin o günkü tahayyülü Türkiye’yi batıdan uzaklaştırmak ve Azerbaycan, Özbekistan seviyesinde demokrasiye, kapalı bir topluma indirgemekti. Ancak bu haliyle ülkeyi yönetebileceklerini düşünüyorlardı. Onun için apar topar Ahmet Davutoğlu’na bir operasyon çekildi. Biz de Ahmet Bey’in yanındaydık…

‘7 HAZİRAN’DAN SONRA PARTİYE DÖNDÜĞÜMDE ŞOK OLDUM!’

Siz 7 Haziran seçimlerinde milletvekili olmadınız ama…

Evet, ben üç dönem dolayısıyla bırakmıştım ve Sakarya’daki evimin balkonunda otururken, 7 Haziran sonrasında hem Sayın Erdoğan’ın hem de Sayın Davutoğlu’nun çağrısıyla, 12 Eylül 2015’teki kongreyle tekrar döndüm. Fakat döndüğümde şok oldum! Bambaşka bir yapıyla karşılaştım. Parti, bizim kurduğumuz dönemdeki ilkelerden uzaklaşmıştı. Bireysel rantlar peşinde koşan, başkalarının kuyusunu kazan, partiye sonradan gelenlerin yükselmek için önceki idealistlerin sırtına basarak bakan, genel başkan yardımcısı olmaya çalıştığı tiplerle karşılaştım. O zaman AK Parti’nin farklı bir yapıya evrildiğini ve ülkeyi de farklı bir yapıya evriltmek istediğini hissettik. İşte bunun üzerine az önce söylediğim demokratik hamleleri yapmaya kalkıştık. Yoksa onların istedikleri gibi davranmış olsaydık, muhtemelen Ahmet Bey de operasyon yemez ve başbakanlığı kapatan, seçilmiş son başbakan olarak tarihe geçerdi.

Peki Davutoğlu neden o “operasyona” karşı direnmedi?

7 Haziran’da siyaseten bir kriz ortaya çıkmış, ekonomik kriz baş göstermiş ve vatandaş tüm bunların tamirini istiyordu. Eğer o dönem başbakanlık kavgasına girişmiş olsaydı Ahmet Bey, vatandaş bugün yaşananların sorumluluğunu kendisine yükleyecekti. Ama bugün vatandaş, Ahmet Bey’in o gün ülke için büyük bir fedakârlıkta bulunduğunu ve Pelikan eliyle kendisine kumpas kurulduğunu çok rahatlıkla anlıyor.

Kamuoyu 7 Haziran sonrasında AKP içinde ne tür oyunlar oynandığından ziyade, ülke genelinde yaratılan kaosun arkaplanını merak ediyor. Çünkü o dönemde ülkeyi sarsan olaylar yaşandı. 20 Temmuz’daki Suruç katliamından iki gün sonra, 22 Temmuz’da Ceylanpınar’da iki polis katledildi ve o zamanın başbakanı Davutoğlu, bunu 24 Temmuz itibariyle yeni savaş politikasına vesile etti. Oysa Ceylanpınar cinayetinin sorumlusu diye yakalananlar beraat etti ve failler hâlâ meçhul. Davutoğlu o zaman Erdoğan’ın talimatıyla mı hareket etti, yoksa bu savaşı başlatmak kendi kararı mıydı?

Bir kere bunu bir savaş değil, terör operasyonu olarak değerlendiriyorum. O dönemde ülkede art arda yapılan saldırıların bir kısmının arkasında DEAŞ olduğunu, Bir kısmını da PKK’nın üstlendiğini biliyoruz. Ceylanpınar’da failin bulunamaması tabii bir eksiklik. O bölgedeki kamu personelinin aceleyle, bir fail çıkartma telaşıyla yanlış insanları yakalamış olması ama adaletin bunu çözmüş olması da adalet açısından iyi bir şey. Keşke gerçek failler de bulunup bu olay aydınlatılabilse. Ama bakın, Adıyaman’da, Diyarbakır’da pazara giderken askeri öldürdüler ve bunu üstlendiler. PKK’nın eylemlerini kesinlikle gözardı etmememiz lazım. Orada hendeklerin kazılması, şehirlerin bu manada işgal edilmesi… “Kamu görevlilerinin de sorumluluğu varmış.” E onlar, varsa sorumluluğu da yarın ortaya çıkar, ayrı konu. Ama bu eylemleri yok sayamayız. Ahmet Bey tam da bu eylemler taşınamaz noktaya geldiği için, bir mücadele başlattı. Ayrıca PKK zaten daha önceden çözüm sürecinin bittiğini, bu saatten sonra çözüm sürecine sadık olmayacağını açıklamıştı.

Ne zaman açıklamıştı?

Tam hatırlamıyorum ama baharda açıklamıştı. Onun dışında yaptığı........

© Gazete Duvar