We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

'HDP dükkân değil ki, kapatasın!'

158 70 47
06.03.2021

İktidarın gerçek manada “sözde” kalan İnsan Hakları Eylem Planı polisin kalkanına, hapishanelerin duvarlarına, Türkiye’nin üçüncü büyük siyasi partisi HDP’nin kapatılması tartışmalarına, kadınların yaşam hakkını muhafazayı emreden İstanbul Sözleşmesi’nden imzanın çekilmesi planlarına çarpıp daha da manasızlaşıyor.

Hemen her gün HDP’lilere yönelik operasyonlar yapılıyor ve sayısız insan gözaltına alınıp ya hapse atılıyor veya ev hapsine alınıyor. Türkiye’nin çeşitli cezaevlerinde sürdürülen dönüşümlü açlık grevi ise bugün itibariyle 100. gününü doldurdu. Fakat iktidar ve medya böyle bir hadise hiç yaşanmamış gibi yapıyor. Hapishanelerde devlet, evlerde erkek şiddeti devam ederken, kadınların mücadelesi de genişliyor.

Bu mücadelenin en görünür olduğu gün olarak 8 Mart’ın arifesinde, kadın mücadelesiyle öne çıkan HDP Kadın Meclisi Sözcüsü, Batman Milletvekili Ayşe Acar Başaran’la hapishanelerdeki işkence sistemini, devletin kayyım yoluyla ataerkiyi tekrar güçlendirme hedeflerini, Kürt ve kadın hareketinin baskılardan nasıl etkilendiğini ve HDP’nin kapatılması tartışmalarını konuştuk…

Cezaevlerinde Kürt mahpusların açlık grevi 100. gününü doldurdu. Hangi cezaevlerinde, kaç mahpus açlık grevinde, talepleri neler?

Bugün itibariyle 100 gündür, açlık grevi tüm cezaevlerinde beşer günlük dönüşümlü olarak sürdürülüyor. Dönüşümlü olduğu için net bir sayı veremiyoruz ama mahpuslar, 2012 ve 2018 yıllarındaki temel iki talebi bugün de sürdürüyor. Taleplerden ilki Abdullah Öcalan’a uygulanan mutlak tecridin kaldırılması, diğeri ise hapishanelerdeki koşulların iyileştirilmesi. Çünkü salgın döneminde İnfaz Yasası’nda yapılan değişiklikle birlikte mahpusların üzerindeki baskılar da yoğunlaştı. Dolayısıyla İmralı’dan başlayıp ülkedeki tüm cezaevlerine yayılan bir tecrit sistemine geçildi. Mahpuslara neredeyse “gözünün üstünde kaşın var” suçlamasıyla bile disiplin soruşturması açılıyor. Bugün Türkiye cezaevlerinde hapishane içinde hapishane sistemi var. Mahpuslara, aileleriyle yaptıkları telefon görüşmesine başlarken bile tekmil verdiriliyor.

Nasıl bir tekmil bu?

Mahpustan isim-soyismini, hangi suçtan tutuklu veya hükümlü olduğunu söyleyip, böylesi bir tekmil verip telefon görüşmesine ancak sonra başlaması şart koşuluyor. Bu uygulamanın pek çok cezaevinde dayatıldığını biliyoruz. Bu insanlar tutuklu veya hükümlü olabilir ama sizin askeriniz değil. Onlara ceza içinde ayrıca ceza, eza, cefa çektiremezsiniz. Keza bir başka dayatma da ayakta sayım. Koğuşta tek bir kişi bile olsa, gardiyanlar sayım yaptığında ayağa kalkıp hazırolda durması isteniyor. Burada mesele sayım değil, çünkü ortada kalabalık bir mahpus koğuşu yok. Burada mesele, tıpkı 12 Eylül cuntacılarının yaptığı gibi hapishane içinde insanları “terbiye” etmek, onları ezayla, cefayla diz çökmeye, boyun eğmeye zorlamak.

Bir de çıplak arama uygulaması var…

Yalnızca mahkûmlara değil, görüşe gidenlere, hatta ebeveynlerinin görüşüne götürülen küçük çocuklara bile çıplak arama yapılıyor. Mahpuslar ise sadece hapse girerken değil, cezaevinin bir bölümünden öbür bölümüne götürülürken bile çıplak aramaya maruz bırakılıyor. HDP Hakkâri Belediye Eş Başkanı Dilek Hatipoğulları’na geçtiğimiz günlerde bu yapıldı. Hatipoğulları Sincan Cezaevi’nde tutukluydu ve duruşması için Van Cezaevi’ne götürüldü. Aynı kurumun denetimi altında götürülmesine ve yol boyunca kimseyle temas etmemesine rağmen Van’da çıplak arama dayatmasıyla karşı karşıya kaldı. Hatipoğulları bu işkenceyi reddettiği için işkence gördü, zorla arandı ve gözü morarmış biçimde duruşmaya girdi. Keza revire, hastaneye götürülen mahpuslara kelepçe takılıyor, döndüklerinde de karantinaya alınıyor. Ağır hasta mahpuslar da bu uygulamalara maruz bırakılıyor. Örneğin HDP Muş İl Eş Başkanı Abdulbari Yiğit ağır kalp hastası ve hastaneye götürülüp getirilirken kelepçe takıldı.

Açlık grevcilerinin talepleri konusunda Adalet Bakanlığı’yla görüştünüz mü?

Bakanlıkla doğrudan bir görüşmemiz olmadı ama biz bu sorunu zaten sürekli TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nun gündemine getiriyoruz. Bakanlık bu grevle ilgili bizden daha fazla detay biliyor ama sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi kulağının üstüne yatmayı sürdürüyor. Oysa 2018 yılındaki açlık grevinden sonra Adalet Bakanı, İmralı’da uygulanan tecridi inkâr etmiş, Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesi konusunda bir sorun olmadığını, bu engeli kaldırdıklarını aynen şu sözlerle ifade etmişti: “Daha önce verilen kısıtlama kararları söz konusuydu. Bu kısıtlama kararları kaldırıldı. Görüşme yasağına ilişkin bu kararlar kaldırıldı ve görüşme imkanı getirildi. Hukuken bu konudaki engeller kalktıktan sonra avukatının görüşme imkanı da hukuken söz konusu olmuştur." Ama aradan iki yılı aşkın süre geçtiği halde Adalet Bakanı’nın bu sözlerinin gereği yerine getirilmedi.

İmralı uygulamasının sadece Türkiye’de değil, dünyada da eşi-benzeri yok. Peki Öcalan’ın ailesiyle, avukatlarıyla görüşmesini engelleyecek herhangi bir yasal dayanak var mı?

Ne Türkiye yasalarında ne de uluslararası bağlayıcılığı olan herhangi bir sözleşmede bu uygulamayı hukuki kılacak........

© Gazete Duvar


Get it on Google Play