We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur! Sor bi neden?

131 126 78
23.02.2021

En az 20 yıl önce, Sultanahmet’in bir yerlerinde kaybolmuşum. Hangi sokaktı, neresindeydi şimdi hatırlamıyorum. Hem yürüyüp hem etrafı seyrederken başımı aniden sağa çevirdiğimde mavi pervazlı açık bir kapıdan gördüğüm, çerçeve içinde taş duvara iliştirilmiş portreyi bugün gibi hatırlıyorum. İçerde birkaç adam vardı. Kapının üstünde ne yazdığına bile bakmadım. Doğruca girdim, merhaba dedim ve sordum, “bu kadın kim?” İparhan’mış adı. Bir Uygur prensesi imiş. Bir savaşta esir alınmış, Çin Sarayı’na götürülmüş, imparatorun aşkına mazhar olmuş, ama direnmiş; önüne serilen zenginliklere de ölüm tehditlerine de boyun eğmemiş. Açık kapısından dalıverdiğim tek odadan ibaret yazıhane de Uygurların kültür derneklerinden birininmiş. Posteri çok sevdiğimi, başka varsa almak istediğimi söyledim. Yokmuş, ama getireceklerini söylediler. Bir ay kadar sonra tekrar yolum düştü oraya. Üzerine ismim yazılı halde bekliyordu İparhan’ın posteri. Birkaç yıl boyunca duvardan bana baktı. Taşınmalardan birinde parçalandı ne yazık ki. Adını bile unuttum zamanla ama yüz ifadesi aklımda kaldı.

İparhan hakkında anlatılan hikâyeler çelişkili. Anlatıcının mevzuya Çin’den mi Uygur halkı içinden mi baktığına, ayrıca hangi tarafı tutarsa tutsun Uygur-Çin ilişkilerinin içeriği hakkındaki fikrine göre değişiyor. Çin devletinin rejimler, idareler, hanedanlar, partiler değişse de en hafif ifadeyle tehditkâr, çoğu zaman baskıcı, sömürgeci ve zalim bir siyasi yapı olduğunu ve bu nedenle Uygurların bağımsızlaşması gerektiğini düşünenler için İparhan, direnişin sembolü. Meşhur Kültür Devrimi’nden sonra hepi topu 20-30 yıllık bir “imparatorluk mirasını reddetme” dönemini saymazsak Çin resmi tarihçileri ve onların dostları içinse Çin’in Uygurlara duyduğu yüce gönüllü ve cömert aşkın ve Uygurların bu aşka verdiği zarif karşılığın timsali.

Çin Sarayı’nda Xiangfei adını alan ve efsanede teninin doğal kokusunun güzelliğinden sebep “Kokulu Cariye” diye de anılan bu hazin bakışlı kadının 1755’teki Mançu işgali esnasında Uygur hanelerinden birinden alınıp Qing (Çing/Mançu) Hanedanı’nın sarayına götürüldüğü konusunda herkes hemfikir. Aynı tarihlerde İmparator Qianlong’un bir Uygur cariyeye gönlünü kaptırdığı ve onu hareminin en kıdemlisi yaptığı da Çin arşivlerinde detaylarıyla kayıtlı. Mançu işgalinden hemen önce Uygurların çoğunlukta olduğu Doğu Türkistan’ın iktidarı için kanlı bir rekabete giren Nakşibendi ailelerden birinden Çin Sarayı’na getirilen ve orada Rongfei adını alan bir cariye var. Rongfei, imparatorun aşkına karşılık verip haremde yükseldikçe kardeşi Tuerdu’nun (Tardu olsa gerek) da ikbali aydınlanmış. Rongfei ile Xiangfei/İparhan’ın aynı kadınlar olduğunun ya da olmadığının tarihçiler açısından büyük bir önemi olduğu ortada. Ama tarihçilerin bulduğu herhangi bir bilgi türünün İparhan Direnişi’ni yıkacağını düşünmek beyhude. Belli ki İparhan tek bir kadından ibaret değil, hatta belki de bir kadın bile değil. James A. Millward’ın anlatının masala, romana, şarkıya, şiire, operaya dönüşmüş versiyonlarını kronolojik olarak inceledikten sonra tespit ettiği gibi her iki taraf için de İparhan/Xiangfei Uygur direnişinin sembolü. Uygurların anlattığı versiyonda imparator oğlu aşkından aklını oynatmasın diye kaynanası tarafından öldürülüyor. Çin kaynaklarına bakarsanız da imtiyazlarla süslü bir hayat sürüp ölüyor. (Millward’ın makalesinin künyesi: A Uyghur Muslim in Qianlong's Court: The Meaning of the Fragant Concubine, The Journal of Asian Studies , May, 1994, Vol. 53, No. 2,May, 1994, pp. 427-458)

Her iki versiyonda ortak bir öğe var ki, aklımı başımdan alıyor. Qianlong, cariyesini kendisine aşık/razı etmek için onu yerleştirdiği sarayın penceresinden görünen bir-iki sokağı öz yurdundaki pazar yerlerinin bir benzerine dönüştürüyor. Böylece cariyesinin hem kendini evinde ve huzurlu hissetmesini, hem de imparatorun soydaşlarına ne kadar iyi davrandığını ve aşkına karşılık verirse bunun böylece devam edeceğini de söylemiş oluyor. Aşk dolu bir şantaj yani ya da şantaj dolu bir aşk. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Fakat derdimiz İparhan değil. Aklıma takıldı, kurtulamıyorum. Baksak şöyle yakın civara, kimin İparhan’dan kimin Qianlong’dan yana olduğunu bulabilir miyiz acaba? Bu sorunun cevabı aşktan ne anladığımızı da ele verecek.

Bu yazıyı yazmaya karar vermemin sebebi, Türkiye ile Çin arasındaki ekonomik işbirliğini ısıtmak amacıyla verilmiş tavizlerden biri olarak 2017’de imzalanan “suçluların iadesi anlaşması”nın komisyondan geçip TBMM genel kuruluna geldiği yolundaki haberlerdi. Hatta Gelecek Partisi kurucularından Selçuk Özdağ, beraberine bu konuda imza kampanyası yapan bir grup Uygur’u da alarak Meclis önünde bir basın açıklaması yaptı. Fakat bu yerinde alarmın zamanlaması yanlış gibi görünüyor. Anlaşma henüz Dışişleri Komisyonu’ndan geçmiş değil. Yazının geriye kalanında bu anlaşmanın kanunlaşmasına neden engel olmamız gerektiğini aktarmaya çalışacağım.

Türkiye’deki Uygurlar açısından mesele açık. Her ne kadar anlaşma kaba tarifiyle “siyasi hükümlü”lerin iade edilmeyeceğini söylüyorsa da, konuştuğum Uygurlar bu konuda Çin’e güvenemeyeceklerini, Çin otoritelerinin istediği kişi hakkında, istediği suçu uydurmaktan geri durmayacağını, Türkiye’nin ya da başka bir tarafın o suçlara ilişkin kovuşturma yapmalarının da mümkün olmayacağını söylüyorlar. Ayrıca bunun uygulamada tek taraflı bir anlaşma olduğuna da dikkat çekiyorlar. Zira Türkiye’deki Uygurlar Çin’in hedefinde ama Çin’de Türkiye’nin iadesini isteyeceği hemen hiç kimse bulunmuyor. (Konuştuğum insanların isimlerini ve konumlarını güvenliklerine halel getirmemek için yazmıyorum.)

Üçüncü bir konu daha var ki, bu da çok can sıkıcı. Suçluları iade anlaşması, iadesi istenen kişinin sığınma, oturum ya da vatandaşlık alması durumunda işletilmiyor. Fakat diyorlar ki, zinhar AKP-MHP iktidarını eleştirmeyen ve Uygurların hak talep etmek için yaptıkları etkinliklere, protestolara katılmayan STK’lar bu tür işlemlerde referans olarak alınıyor. Yani sığınma, oturma ve vatandaşlık hakları iktidarı eleştirmeyen bu STK’lara tanınmış bir imtiyaza dönüşmüş durumda (bu, söz konusu STK’ların değil, böylesi bir meseleyi bile imtiyaz rejimine dönüştüren AKP’nin tercihi olduğundan STK’ların isimlerini de yazmıyorum). İşin kötü yanı bu imtiyazdan yararlanamayanların çoğunluğunu Uygur akademisyenler, dilciler, öğretmenler, yani okumuşlar oluşturuyor. Niye tam burası işin en kötü yanlarından biri biliyor musunuz? Konuştuğum Uygurlardan biri, “Her nasılsa bu ‘eğitim kampları’na Uygur toplumunun en eğitimlileri gönderiliyor. Mühendislerimiz, akademisyenlerimiz, öğretmenlerimiz, özellikle dilcilerimiz........

© Gazete Duvar


Get it on Google Play