We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Meral Hanım’ın yolculuğu

270 319 72
01.03.2021

Alparslan Türkeş’in en büyük açmazı ve ülküsü muhtemelen, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nde başlayan siyasi hayatının ana teması olan milliyetçiliği şehirlileştirmekti. “Kozmopolit” kelimesinin “dejenere” manasında hakaret olarak kullanıldığı bir siyasi dilin bunu başarması pek mümkün değildi, olmadı da zaten. MHP’nin temsil ettiği “gelenek”e bu nokta-i nazardan bakarsak onun bir göç kervanı olduğunu görürüz. Bu ülkünün düşmanı “komünizm,” bu düşmanlık performansındaki en büyük rakibi ise elbette her türlü İslamcılık ama en çok Selametçilikti.

Kabaca şöyle bir ayrım yapılabilir rahatlıkla. Köyden kentlerin çeperine göç edip esnaflaşan muhafazakârlar Selametçi, işçileşen muhafazakârlar da MHP’li olurlar. Öyle çok hikâye dinledim ki, aslında mevzunun çoğu zaman sırttaki dengin şehrin kıyısında bir yere indirildiği o anda kiminle temas edildiği ile ilgili olduğunu iddia edebilirim. Kim yapar ilk su ikramını, hangi lokantada yenir o ilk şehirli öğün, ardından içilen çayı masaya getirirken hal-hatır soran kahveci kimdir, kim destek olacaktır aradığı adresi ve işi bulmasına, gecekondunun yapılacağı yeri kim gösterecek, arazi simsarlarıyla kim pazarlık edecektir hane halkı adına? Fabrikada kim arka çıkacak, başı derde girdiğinde karakoldan onu kim toplayacaktır? Mahalledeki caminin imamı, çocuğun kaydettirildiği okulun öğretmenleri kimlerdendir? Velhasıl hangi ağa bağlanarak tutunacaktır şehre göç eden? Sonradan, o ilk temasta takıldığı ağın balığı olacaktır çaresiz.

Solcu sendikalara karşı işçi dernekleri, solcu meslek örgütlerine karşı meslekî dernekler, aynı minvalde kurulmuş öğrenci dernekleri ve daha neler neler derken, ülkücülük şehre göç eden kalabalıkların piyasaya “komünizmle mücadele” üzerinden eklemlendiği bir tavra ve eylemliliğe dönüşür. Çoğu zaman “devletin gayrıresmi kolluk gücü” olma iddiasındadır. Varmak istediğim yerden uzaklaştıracağı için hikâyenin çoğumuzca malum o karanlık veçhesini bir kenara bırakayım şimdilik. Ama şu kadarını ekleyeyim, Tanrı Dağı kadar Türk bir siyasi ekibin “komünizmle mücadele” babında “Hira Dağı kadar Müslüman” olmayı da öğrendiği bir mecra olur ülkücülük zamanla. Ocaklarda yapılan şu şaka özetler açmazı: “De ki suya iki adam düşmüş. Biri Türk ama Müslüman değil, diğeri Müslüman ama Türk değil, gücün yalnız birine yeter. Hangisini kurtarırsın?” 12 Eylül Darbesi’nin ideolojik formülüne dönüşen “Türk-İslam sentezi”nin döllendiği çelişki bu şakada ayniyle özetlenir. Lâkin aynı İslam, Türkeş’in taaa 1940’lardan beri hayalini kurduğu şehirli ve devletlu milliyetçilik ülküsü ile arasındaki en büyük maniadır da.

Ülkücülük, Özal’ın talih yoncasının dört yaprağından biri olunca hem taşra kasabalarında hem şehirlerde ülkücüler de herkes kadar alır payını piyasadan. Görece zenginleşirler. Daha az işçi vardır aralarında artık. Ortalıkta komünizm tehlikesi de pek kalmadığından 1990’lar Türkeş için daha şehirli bir ülkücülük tarifi yapmaya uygun bir ortam sunmuştur. 1991’de RP ve Islahatçı Demokrasi Partisi (eskiden ve sonra Millet Partisi) arasında yapılan seçim ittifakı, Meclis’e vekil sokma babında verimli olsa da, RP ve IDP’nin temsil ettiği siyasetle Türkeş’in kendi siyaseti için arzu ettiği yön arasındaki farkların ve rekabetin altını iyice çizer. Nitekim 1992’de önemli bir yol ayrımı yaşanır. Muhsin Yazıcıoğlu’nun başını çektiği İslam’ın daha ağırlıklı olduğu çizgi geride bırakılır. MHP (o zamanki adıyla MÇP) şehirli, daha seküler bir çizgiye oturtmaya çalışmaktadır kendini. Susurluk Kazası’ndan sonra oluşan atmosfer bu konuda hiç de yardımcı olmayacaktır. “Ülkücü mafya diye bir şey yoktur” diye isyan eder ülkücüler, lâkin bir şeyin onlar “yok” deyince yok olmadığını kendileri de gayet iyi bilirler. Şehirli milliyetçilik imajı için çalışmaları devam edecektir yine de.

Sanırım 1996 yazı ya da sonbaharı idi bir basın toplantısı hatırlıyorum. BBP kurulmuş, MHP orijinal adını almış çoktan. Alparslan Türkeş, partiye yeni katılan birileri için tören düzenliyor. Gazeteciler de var salonda. Katılanlardan biri diyor ki, “Ben ayakkabısının topuğuna basan, beyaz çoraplı milliyetçilerden olmayacağım, Atatürk milliyetçisiyim, burada da Atatürk milliyetçiliğini temsil edeceğim.” Salonda bir sessizlik oluyor. Haliyle kimse homurdanmaya cesaret edemiyor.

Türkeş’in MHP’yi şehirli bir milliyetçilik çizgisine oturtma ülküsünü gayet kavgalı ve çekişmeli iki kongreden sonra partinin başına geçen Devlet Bahçeli’nin de sürdürmeye çalıştığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Buradan bakıldığında 28 Şubat sürecinde kurulan DSP-ANAP-MHP koalisyonu da, Bahçeli’nin 2015’e kadar yaptığı sert muhalefet de daha bir anlamlı görünür. Hele bir de o dönemde Bahçeli’ye hemen her kesimden yapılan “ülkücüleri sokaktan çekti” övgüleri, espri konusu olarak halen bahsedilen “beyaz çorap yasağı, ter kokusuna karşı deodorant tavsiyesi” vb. uygulamalar göz önünde bulundurulursa.

Keşke şehirlilik böyle bir şey olsaydı. Bahçeli “bıyıksız ülkücü” imajıyla ve dillere destan temizliğiyle mücessem bir örneği olurdu. Ama yetmiyor. “Kozmopolit” kelimesinin hakaret olmaktan çıkması da lazım, çünkü şehir öyle bir yer. Oturup kendine benzemeyenlerle........

© Gazete Duvar


Get it on Google Play