We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Meclis’i güçlendirmek lazım ya da tatava yapmak lazım

52 95 26
16.02.2021

Daha eskisine alışamadan, uygulansa nasıl bir hayatımız olurdu acaba sorusuna iler tutar bir cevap vermeye vakit bulamadan yenisini tartışmaya başladık. Üstelik “mevcut anayasa ile olmuyor” diyen de, mevcut anayasayı kendi siyasi kişiliğini ve sonsuz ve sorumsuz yetki ihtiyacını göz önünde bulundurarak yazdıran da aynı şahıs. Birkaç hafta önce muhalefet partilerini yeni anayasa hazırlığı yapmakla “suçlamış” ve onlardan “ne münasebet, hiç de bile” cevabı almıştı. Demek ki anayasa hakkında düşünme yetkisi ve hakkı da yalnızca ona ait. Onun anayasa tartışması açtığı günün ertesinde Ayasofya Camii İmamı sembolik siparişi de verdi ya da yerine getirdi: “Anayasada İslam olsun, Cumhuriyet fabrika ayarlarına dönsün.” Ve nihayet hep birlikte 1921 ve 1924 anayasalarını, nasıl yapıldıklarını konuşmaya başladık. Sizde de sürüklendiğimiz yolunda bir duygu oluşmadı mı? Üstelik bu suyun akışında hiçbir etkimiz yok. Ne yapacağız diye yüzümüzü muhalefete döndüğümüzde bir de ne görelim, ana muhalefet partisinin genel başkanı, “laiklik ilkesinin anayasadan çıkartılacağını tahmin etmiyorum” dedi. Gerekçesi sonraki cümlede, “Bu, Erdoğan ya da Devlet Bahçeli tarafından dillendirilmiş değil.” Dillendirildiği zaman ne yapacağımızı biliyor muyuz? Bilen biri var mı?

Peki memlekette başka ne oluyor? Kadınlar canları, gençler üniversiteleri, işçiler emekleri için mücadele ediyor. Oralarda muhalefetteki siyasi partilerden birilerinin olduğunu görüyoruz. Milletvekilleri gece vakti gözaltına alınan insanların haklarını korumak için -eğer eylem topluma mal olma potansiyeline sahipse- karakollara taşınıyorlar. Gözlerimiz doluyor, işte bu, diyoruz. Keşke işçilerin eylemlerine de bu kadar ilgi gösterseler. Günahlarını almamak lazım, belki ilgi gösteriyorlardır ama biz bilmiyoruz. Medyanın yüzde 90’ı iktidar yanlısı olduğu için değil ama… Aynı zamanda parti genel merkezleri bu türden eylemleri bilinirlik, tanınırlık ve çalışır görünürlük açısından, diğerleri kadar verimli bulmuyorlar. Grup başkanvekillerinin, parti sözcülerinin sözüm ona ironi yüklü muhalif konuşmaları hep herkesin zaten bildiği, ortak bir tavır geliştirmeye imkan veren konularla ilgili. Toplumda, daha iyisi sosyal medyada iyi örgütlenmiş grupların talepleri daha konuşulası oluyor. Yani bir sorunu, meseleyi görünür yapmakla uğraşmıyor, partisiz muhalefetin görünür kıldığı meseleleri dile getirerek onlardan görünürlük ödünç alıyorlar. Ne acayip! Zararı yok yapsınlar. Belki görünürlüğün tadını alır, başka meseleleri de gündeme getirmek için heves edinirler.

Bir sorunumuz daha var. Muhalefet partilerini sahada mücadele edenler temsil etmiyor. Konuşanlar adını şöyle koyalım hadi: Devletlular. Her partide var bu insanlardan. İşleri bizim taleplerimizi, şikâyetlerimizi, rahatsızlıklarımızı devletin toplam çıkarına uygun hale getirmek. Tabii devletin beklentilerini de bize duyuracaklar. Başka nasıl olur ki? Devlet kim, iktidarında kim var, nasıl iktidar ediyor sorularına televizyon programlarında ve kürsülerde verilen cevaplar bu çeviri edimi esnasında adeta buharlaşıyor. Biz de buharlaşıyoruz tabii… Kulaklarımız çınlıyor. Saçımızı başımızı yoluyoruz. Ya hu bu muhalefetten ne olur diyoruz? Ne olur hakikaten? Yalnızız! Çok yalnızız!

Peki ne kadar yalnızız? Ölçebilir miyiz yalnızlığımızı? Önder Algedik bir müddettir ölçüyor. En son ölçümünün sonuçlarını dünkü yazısında kısmen yayınladı. Aktardığı rakamlara iyi bakın. Muhalefet vekillerinin “kabul” ve “devamsızlık” oranları kadar yalnızız. Bizim bizden başka kimsemiz yok.

Rakamlarla aram iyi olmadığı için işin hikâye tarafıyla ilgileneyim dedim. Birkaç hafta önce kulağıma Meclis tarafına da bir baksana dediğinden beri, internet tarayıcımın bir sekmesinde sürekli çeşitli komisyon görüşmeleri tutanakları var. İşim Türkiye’nin sağına bakmak olduğu ve bunu uzaktan yapmak için bir zamandır Diriliş Ertuğrul, Kuruluş Osman, TRT ve saraylı medya ne veriyorsa izliyorum. Kendimi tutamayıp Twitter’da bir şeyler yazdığımda insanlar, “ya hu kendine acımıyor musun, sinirlerin de amma sağlammış, niye izliyorsun bunu" diyorlar. İşim bu, diyorum, zararı yok. Ve fakat onları izlerken şu tutanakları okurken hissettiklerimin yüzde biri kadar bile saç baş yolmadığımı vurgulamak isterim. Muhalefet partilerinin kimi sözcülerini, örneğin birazdan son konuşmalarından birine hafifçe değineceğim, Engin Altay’ı dinlemek Payitaht Abdülhamit’i izlemekten bile zor.

Konuyu biliyorsunuz: ABD’li 54 senatörün ABD Başkanı Biden’a gönderdiği Türkiye mektubu. Zor bir mektup olduğu doğru. Zorluğu da malum iktidarda kim varsa ona. Girmeyeceğim ayrıntılara. Bir dargın bir barışık bir müttefikin, “ama şekerim sen de uzun ettin, artık kendi rayına gir” siyaseti. Raydan da öyle bir çıkılmış ki, bu kadar olur. Her neyse, konumuz o değil. Peki Engin Altay ne diyor: “Sayın Erdoğan, bu mektuptan, tehditten etkilenip Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta, Ege’de, Suriye’de, hatta Libya’da taviz verirsen namertsin. Taviz vermeyeceksin, biz arkanda olacağız.”

Bunu kastettiğini........

© Gazete Duvar


Get it on Google Play