We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Deli Dumrul paradoksu: Kayıtsız şartsız ergemenlik

51 129 29
12.04.2021

Takıntılı biriyimdir. Takıntılarımın aklımı bulandırdığı da olur, hem de sık sık. Deli Dumrul’a ne zaman takıldığımı tam olarak hatırlamıyorum. Ama o gün bugün bu absürd hikâyenin açıkladığı, üzerine damga diye yapıştığı o kadar çok vaka oldu, üstelik Dumrul geçmişe ilişkin öyle perdeler araladı ki, bu tuhaf takıntımın “Allah’ın bir lütfu” olduğuna kani oldum. Hikâye de zaten Deli Dumrul namlı ve dahi deli-kanlı bir ergeni egemene dönüştüren, yani ona ergemenlik (1) bahşeden lütfun kaynağını aktarır. Vardır elbet bu deliyle bunca meşgul olmama sebep olan “hissiyat”ın bir esbab-ı mucibesi. Uyarayım bu yazı pek öyle iler tutar olmayacak. Serbest çağrışımla müşterek bilinçaltımızın tekinsiz topraklarında dolaşacağım.

Retorik yapıyorum, tabii ki biliyorum Deli Dumrul’a neden takıntılı hale geldiğimi. İktidardaki mevcut zevatın kaç senedir durmaksızın “yol yaptık, köprü yaptık” diye hallenmeleri sebebim oldu. Bu laflar her söylendiğinde cümlenin içindeki gizli nesne (hep özne gizlenecek değil ya) mahzun mahzun bakıyordu baş altından: Biziz tabii o gizli nesne, köprüden, geçmek isteyende 33, istemeyende dayak yiyip bir de üstüne 40 akçe vermek zorunda kalan bizleriz o gizli nesne. Her türlü belayı “Allah’ın lütfu”, yani fırsat olarak gören bu zevatı işittikçe oturdum Boğaz’ın üzerine yapılan köprüleri eşleştirdim ülke tarihinin dönüm noktalarıyla. Bir de ne göreyim, devletlular ne zaman bizimle kavillerini tazelemek isteseler yolumuzun üstüne bir köprü inşa edip başına da gişeleri konduruvermişler.

Nazar AlSayyad kent araştırmalarında hayli saygınlık kazanmış Mısırlı bir akademisyen, “yeni Ortaçağ” (aslında “medieval modernity,” ama direkt çevirince başka kapıya çıkıyor) diyor içinde yaşadığımız zamana. Konut alanlarını güvenli kılmak için etrafına sur misali örülen duvarlardan yola çıkıyor. Bu duvarların işaret ettiği mevzu yalnızca güvenliğin yerselleşmesi değil, aynı zamanda devletin o duvarlarla işaretlenmiş arazilerde yaşayanlar ve yaşananlar üzerindeki egemenliğini kısmen de olsa devretmesi. Devletin kimi kamusal işlerden kurtulmak için yaptığı bu “özelleştirme” hamleleri, aslında ve yurttaşların tecrübe ettiği gündelik hayat pratiğinde egemenliğinin bir kısmının da, o duvarları inşa edenlere transfer edilmesidir. Bu, işleyişi itibariyle eski “özel mülkiyet” tesisinden ve tahsisinden farklı bir durum arzeder. Çünkü devredilen ve çitlenen bu sahalarda yaşayanlar halen devletin yurttaşlarıdır ama devletin kanunlarına ilave başka kurallara da uymaları, dahası ek vergiler (çeşitli aidatlar vs) ödemeleri gerekir. O kuralları koyan site yöneticileri, vergileri alanlar da şirketlerdir. Dolayısıyla sözünü ettiğim gereklilik, pratikte vergi ödenen ve kural koyan şirketin güçlü, zor kullanma kapasitesiyle de “haklı” olduğu bir kontratla yine devletin garantisi altındadır.

Şöyle de özetleyebiliriz bu denklemi: Devlet site merkezli şehir plan(sızlığ)ı ile şehirden vazgeçer. Bu tabii, egemenlik devrinin yalnız bir türü. Gözle görülebilir ve gündelik hayatta hissedilebilir olduğu için neoliberal egemenlik devri mekanizmasını anlaşılır kılan güzel bir örnek. AlSayyad’ın Ortaçağ benzetmesinden devam edelim: Etrafı duvarlarla çevrili her bir siteyi, inşaat firmalarına terk edilmiş feodal beylikler olarak düşünebilirsiniz. Devletin yurttaşları da beylerin arzu ettikleri kadar angarya yükleyebilecekleri serflere dönüşürler bu durumda. Ultra-modern ortaçağa hoş geldiniz. Ortaçağ Avrupa’ya karanlık, bize aydınlıktı argümanını da koyun bir kenara. Güçlü devlet genellikle dermansız yurttaş demektir zira.

Emsal mi istersiniz? “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sloganı manasını geçen hafta düpedüz Meclis iradesi yok sayılarak geçirilen “Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması” kanunu ile bulur. Şu sözünü ettiğim türde “devletin yaşamasına hizmet etmeyecek insan niye yaşasın?” değil mi ama? Devletin insanları değil, şirketleri imtiyazlı yurttaş olarak gördüğüne delalet eden başka dönüşümler de var ne zamandır.

Nitekim aynı mekanizma, devletin başta eğitim, sağlık, gıda, ulaşım ve iletişim olmak üzere pek çok kamusal işi özelleştirdiği her işlemde yerleşir ve yerelleşir. Bu stratejik “sektör”lerdeki her özelleştirme işlemi, aslında bir egemenlik devrine işaret eder. Sonunda devlete yalnızca, o da yine kısmen güvenlik, kalır. Çünkü uygulamada devletin güvenlik sağlama, bu vesileyle zor kullanma tekeli de görünür biçimde değişmiş, aslında kırılmıştır. Dış operasyonlar için paralı ordular, yani paramiliter çeteler (başıbozuk birlikleri) icat olunur, içerde ise emekli polislerin kurduğu güvenlik şirketleri belirmeye başlar. Devlet hâlâ ve en çok güvenlik söylemiyle kendine yer açar yurttaşın gündelik hayatında. Ama kastı bizim güvenliğimiz değildir. Çünkü devlet yukarıda sözünü ettiğim egemenlik devri mekanizmasının bir sonucu olarak başka devletler ve devletler kadar ergemenleşmiş şirketlerle girdiği taahhütlerin askerine dönüşmüştür (2). Almanya Bayer’in ve Siemens’in, ABD Exxon ve Shell’in, Türkiye de “beşli çete” dediğimiz şirketlerin devletidir. Devletin egemenlik sahası, bu şirketlerin yatırım alanlarıdır. Tersi de geçerli: Şirketlerin egemenlik sahası, devletin varlık sebebidir (3).

Dağıtmayayım konuyu, başa dönüp kötü haberi vereyim. Şehir devletin yurdudur. Şehirsiz devlet olmaz. Kentli hayatın her alanındaki egemenlik haklarını şirketlere devreden devletin nereye sıkıştığını ve orada ne yapmakta olduğunu anlamak için ise Wendy Brown’a (4) bağlanabiliriz. Devletlerin sınırlarda yükselttikleri duvarların aslında içerde, ülke........

© Gazete Duvar


Get it on Google Play