We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Ayrılan yollar: 10 üzerinden 6,7

48 48 48
05.04.2021

Geçen hafta iki erkeğin hayatlarını ve inançlarını konuştuk. İlki Kürşat Ayvatoğlu, 1993 doğumlu. Ülkenin cumhurbaşkanıyla, iktidar partisinin muktedir kişileriyle ve içişleri bakanıyla yan yana çekilmiş fotoğrafları vardı. Ama adını, sanını öğrenmemizin sebebi bu görüntüler değil, alıp satarak sermayesini büyüttüğünü sonradan söylediği pahalı arabalarının ve burnuna “pudra şekeri” çektiği fotoğraflarının faş olmasıydı. Kastamonu Belediyesi’nde işçi olarak başladığı kariyerine daha sonra AKP’de büro elemanı olarak devam eden Ayvatoğlu’nun macerası senelerdir gark olduğumuz “bu işte bir yolsuzluk var” duygusuna en açık bir delil gibiydi.

İkincisi, Talha Hakan Alp, 1973 doğumlu. Birçoğumuz kendi imanından şüpheye düştüğünü öğrencilerine ve kamuya ilan ettiği tweetleriyle tanıdık. Dönüp kim olduğuna baktığımızda okuduğumuz ve belli ki daha okumaya devam edeceğimiz yaşam öyküsü senelerdir sürdürdüğümüz, kod adı “gençler deist mi oluyor?” tartışmasının boşuna olmadığının deliliydi sanki. İsmailağa Cemaati’nin Kur’an kurslarında başlayan din adamlığı kariyeri, Arapça, kelam ve hadis eğitimi ile devam etmiş, Rıhle Dergisi’nde, Yeni Şafak’ta düzenli olarak yazıları yayınlanmış, ayrıca Daru’l Hikme İlim, Araştırma ve Kültür Merkezi’ni kurmuştu. Çeşitli dinî meselelerde kaleme aldığı 15 kadar da kitabı vardı. Twitter’da yaptığı “zorunlu” açıklamanın bir yerinde şunu diyordu: “Din ve peygamber inancı hakkında da sorgulamalarım sürüyor. Oturtamadığım birçok şey var ama burada bunları konuşursam tartışmaya yol açar, ne burada ne şimdi bunu yapmak istemiyorum... İnancımdaki değişime paralel olarak gerek dünya görüşümde gerek yaşam tarzımda da gözle görünür biçimde değişim yaşadım. Sadece inanç değil, başından beri inanç üzerine temellendirdiğim ahlak anlayışımı da sorguluyorum... Bana hoca gözüyle bakan arkadaşlar bunu bilirlerse onlar için de benim için de en doğrusu olur... Gerçek şifadır.” (1)

Önceki hafta, gencecik bir kadınla, başındaki örtüyü açma arzusu yüzünden ailesinden gördüğü şedit baskı hakkında yazışırken hâlâ kafamın içinde dönüp duran bir cümleyi, sıradan, öylesine bir şey gibi yazıverdi: “Babam dine inanıyor, ben Allah’a.” Çok iyi bir dinî eğitim almış bu genç kadın, babasından daha iyi biliyor her şeyi. Kitaplarda okuduklarıyla, babasının anlattığı ve onu da yaşamaya zorladığı din arasında hemen hiçbir ilişki olmadığını söylüyor. Babasının dininin kendisini de, babası dahil ona inanan herkesi de mutsuz ettiğini gözlemlemiş. “Ben mutsuz olmak istemiyorum, kendim olmak istiyorum. Allah’tan korkmuyorum, onun rahmetine güveniyorum” diyor.

Başını açan bütün kadınlar dinden çıkmıyorlar. Artık “Müslüman kimliği” ile anılmak istemeyen genç erkekler de öyle hop diye başka bir dine ya da ateizme, deizme vs. geçmiyorlar. Pek çoğu sadece biraz kenarda, Araf’ta durmak istiyorlar. Kendi akıllarını, kalplerini dinlemek için. Onlara şah damarlarından daha yakın olan o yere, Allah’ın yerine, anayı, babayı, cemaati, partiyi, devleti vs yerleştirmemek için. Bulsalar bir su kenarı, salkım söğüt gölgesi, herkesin sustuğu, gürültüsüz bir yer, zaman da olsa hani, dalıp gitmek istiyorlar kendi düşüncelerine ve duygularına. Birçoğu bu arzuyu, ihtiyacı “kendim olmak istiyorum” diye özetliyor.

Bir zaman önce Necdet Subaşı, “din yorgunluğu” diye bir kavram atmıştı ortaya. Dinin, Müslümanların her işlerini onunla açıklamalarından, popüler kültür içinde tüketilmekten yorgun düştüğünü, yıprandığını söylüyordu. Çok geçmeden aynı kavramı bu defa Ayşe Böhürler, belli ki Subaşı’nın yazısından habersiz olarak, gençlerin dinden duydukları yorgunluğu tarif etmek için kullandı. Yorgunluk, yaklaşık üç yıldır dinlediğim genç kadın ve (daha yenilerde) erkeklerin halet-i ruhiyesini tarif etmekten çok uzak. Daha çok bir hayal kırıklığı, gönül kırgınlığı var dinlediğim öykülerde. Hallerini beyan ettiklerinde karşılaştıkları şiddet yüzünden de öfke. Her şeyin birbirine karışıp ağır kokulu, kapkara renkli bir sanayi atığı gibi önlerinden akıp gitmesi karşısında tedirginler. Bu hayatiyet düşmanı zehirli suyun her iki tarafı da gürültülü ve pis. Geçtiği yerde ot bitmiyor, öyle bir su ki, çürütüyor her şeyi. Değil o suya karışmak, bakmak, havasını solumak bile istemiyorlar.

Ayvatoğlu dindar bir karakter değil. Nevşin Mengü’ye, bizzat arayıp bütün soruları cevaplayacağını vaad ederek verdiği söyleşiden anlaşılıyor. Onun o civardaki varlığı AKP’de hatırı sayılır bir yeri olan bir tanıdığımın 15 Temmuz’dan sonra anlattığı bir meseleyi getirdi aklıma. Kahrederek demişti ki özetle, “Fethullahçılardan boşalan yerlere eleman yerleştirirken gönderilen referanslarda ‘dindar değil’ ya da ‘temiz’ ibaresi kullanılıyor. Çünkü dindar birinin, Fethullahçılarla ilgisi olup olmadığından kimse emin olamıyor. Bunu 28 Şubat’ta bile yapmamışlardı bize. Biz kendimize yapıyoruz.” Tabii “eleman adayı”nın solcu ya da başka partili bir aileden gelmemesi şartı da aranıyordu herhalde. Beş yıl sonra karşılaştığımız manzaraya bakınca, “makbul eleman” profilini tahmin etmek çok zor değil. Ayvatoğlu gibiler bir şekilde........

© Gazete Duvar


Get it on Google Play