We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Garê sonrasında barışı aramak

111 35 18
24.02.2021

Garê baskını üzerine Çarşamba ve Pazar iki yazı yazdım. Konunun güncelliği ve ortaya çıkan vahim sonuç dolayısıyla kendi alçakgönüllü okunurluk ölçütlerime göre okundu da sayılır sanırım. Bu defa, yine Garê’den hareketle onyıllardır içinde debelendiğimiz gayya kuyusundan nasıl çıkabileceğimiz ve aynı zamanda yakın gelecekte nelerin olacağını bekleyebileceğimiz üzerinde birlikte düşünelim istedim.

Önce şunu belirtirsek sanırım gerçeklerden çok uzağa düşmüş olmayız: Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP-MHP koalisyonu başta olduğu yani seçimle iktidarı yitirmediği sürece ne Kürt sorununun barışçıl siyasal çözümü, ne PKK terörüyle mücadele konularında anlamlı bir gelişme beklememek gerekir. Aynı şekilde, iktidar değiştiğinde veya günün birinde değişirse kendiliğinden farklı bir yola girileceğine yönelik bir beklentim de maalesef yok.

Şimdi, bugüne dek ne olduysa, daha kötüleşerek, ağırlaşarak olmaya devam edecektir. Öyleyse, bu hariçten gazel okuyan yazılar, zaten kulakları bizim gibilere kapalı olan iktidar odaklarına değil, yine de onlar kadar kapalı demesem de bizim gibileri işittiklerine ilişkin herhangi bir belirti göstermeyen CHP-İYİP muhalefet blokuna yöneliktir. Ve o bloktan çıkması olası İmamoğlu ve Yavaş gibi cumhurbaşkanlığı adaylarına. Belki bu bağlamda, devasa iki büyükşehir belediyesini yönetmek gibi onları 24/7 fazlasıyla meşgul edecek işleri olsa da sözkonusu adayların bu temel konulara kafa yorup yormadıkları, bu konularla ilgili birikimli kişilerden düzenli bilgi ve görüş alıp almadıkları da sorgulanabilir.

PKK bir terör örgütüdür. Terör de kısaca siyasal amaçlara şiddet kullanarak ulaşmaya çalışmak, yani diğer/eski deyişle tedhiş olarak tanımlanabilir. Ne devletin şiddet tekeline rakip çıkmasına, ne yasaların çiğnenmesine, ne ülke içinde “kurtarılmış bölge” benzeri yerlere egemenlik devrine hiçbir demokraside, hukuk devletinde göz yumulmaz. Buna karşılık laiklik denli yerinden yönetim, merkezden yerele yetki aktarımı da günümüzde demokrasilerin mükemmelleştirilmesinin ön koşuluna dönüşmüştür.

PKK, ABD ve AB tarafından da sınıflandırıldığı gibi “terör örgütü” olsa da, tarihsel pencereden 1984’te başlattığı, 4. Kürt İsyanı başlığı altına da alınabilir. Aynı AB ve ABD’nin, NATO üyesi, AK ve AGİT kurucu üyesi, AİHM üyesi, AB adayı Türkiye’yi de öyle veya böyle demokrasi olmayan ülkeler kategorisine koyduğu da anımsanabilir. Bu durumun nedenlerinden biri tedhişin buradaki kendiliğinden, olağanlaştırılan, sıradanlaştırılan yanıtının tenkil olmasıdır. Tenkil, ki buna “çöktürme” de denebilir, kapsamına eksik demokrasimizi sakatlayan tüm uygulamalar alınabilir. O baskıcı uygulamaların ağırlıklı ceremesini Kürt yurttaşlarımızın çektiğinin de altı çizilmelidir.

Terörle mücadele ile isyan bastırma ise farklı konulardır. Türkiye, 11 Eylül saldırıları sonrasında teröre karşı küresel savaş furyasına önce ABD’nin o gerekçeyle yanı başındaki Irak’a gelmesi ve (ezeli) Kürt sorunun uluslararasılaşması kaygılarıyla kuşkucu yaklaşmış, sonra PKK’yi El Kaide, IŞİD ve türevleriyle eşitleyerek anlayış ve destek bulma adına kendine yer açmaya çabalamıştır. Onyıllardır yahut cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yürütülegelen mücadelenin, başka yöntemlerle, daha düşük maliyetle ve daha etkin sonuç alınabilecek biçimde sürdürülüp sürdürülemeyeceğini tartışmak barış süreçleri gibi kısa ve istisnai aralar dışında mümkün olamamıştır.

Alet çantasına uzanan eller sürekli güvenlikçi hatta düpedüz askerileşmiş politikalara gittiği gibi, yakın dönemde o elleri yöneten beyinlerdeki Irak Kürdistan Bölgesi “kâbusunun” üzerine, SDG ve KDSÖY* “dertleri” de eklenmiştir. İçeride de, “hiçbir şey olmasa da halen dahi tam anlayamadığımız bir şeyin olduğu” 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, tüm bu kâbuslarla eşanlı topyekûn nihai........

© Gazete Duvar


Get it on Google Play